Bağlanma bütün kültürlerde geçerli midir?

Evet, biyolojik altyapımız sebebiyle, anne ve bebeğin beyni senkronize şekilde çalışır.

Bebeğin beyninin sağ lobu ile annenin bebeğinin sağ lobu etkileşim içerisindedir. Hatta anneye bu sebeple, bebeğin yardımcı kortexi denir. Yeni doğan bebeğin görme mesafesi, annenin yüzünü görecek kadardır. Zihinsel gelişim ve dil gelişimi henüz tamamlanmadığından, duygu üzerinden bilgi işler. Annenin yüzü, onun hayatta kalması için kritiktir. (Bkz: https://m.youtube.com/watch?v=apzXGEbZht0&feature=share) (**)

Bowlby, bebeğin ağlama, emme, yaklaşma davranışlarının hayatta kalması için kritik olduğunun altını çizer. Bebek ve anne sürekli devam eden bir etkileşim içindedir. Defalarca gerçekleşen bu etkileşimde, “internal working model” dediğimiz, bebeğin kendisi ve diğerleri hakkında bir zihinsel şeması oluşur.

“Ben seviliyor muyum?” “Diğerleri güvenilir mi? İhtiyaçlarım karşılanacak mı?” gibi… Bu dil gelişimi olmadığı için, duygusal olarak kaydedilir.

Yıllarını “Attachment” konusuna adamış nörolog Allan Shore, bunu nörolojik harita olarak adlandırmış.Bu şemalar, hayatımız boyunca özellikle tehlike anlarında tetiklenir. (Reddedilme, terkedilme vs).

Kültürlerarası çalışmalar bu sistemin bütün kültürler için benzer şekilde olduğunu göstermiştir. Ancak insan olgusu ile çalıştığımızdan bireylerarası farklılıklar her zaman mevcuttur. Neyse teoriyi yazsak kitap olur.

Gelelim bizim kültürümüzde ne olduğuna… Bizim kültürümüzde bireyler arası sınırlar daha az belirgindir. O yüzden, “İnsanlar ne der?” gibi bir olgu ile karşılaşırız. Ben de güvenli bağlanmanın, kaygılı bağlanma ile sıklıkla karıştırıldığını farkediyorum. Ama emzirme, beraber uyuma gibi önerilen davranışların, güvenli bağlanmaya gideceğine dair elimizde bir kanıt mevcut değil. Çocuklar okula başlarken bile, okula alışmakta zorlanan çocukların annelerinin daha kaygılı olduğunu gözlemlemek zor değil.

Prof.Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın Türk aile yapısı hakkındaki makaleleri okumanızı tavsiye ederim. Amerika ile karşılaştırıldığında, Türkiye duygusal yakınlığın daha fazla olduğu bir ülkedir. Bu hali ile daha ideal görünmektedir. AP nin bize sunduğu teknikler, halihazırda evrimsel olarak memeli davranışlarını içermektedir. Ama hiçbir memelinin, benden uzaklaşma düşersin gibi bir kaygısı olmaz. Aksine hazır olduğunda, özgürleşmesi için destekler ve cesaretlendirir. Ben kültür olarak tam da burada sıkıntı yaşadığımıza inanıyorum. Yani çocugunuz ayrı yatarken daha kesintisiz uyuyor, ama siz kendi korkunuz ile bunu göremiyorsanız, ve bu davranışı cesaretlendirmiyorsanız, başka alanlarda da kaygı yaşıyorsunuz demektir. Bir parka gidin, annelerin sürekli “Aman düşersin, dikkat et yapamazsın” gibi cümleleri ile karşılaşıyorum.

“Sen yapamazsın” mesajını veriyoruz. Nasıl? Kendi kaygımız yüzünden…

İşte tam da bu sebeple bizim kültürümüzde bir özgüven problemi çıkıyor.

AP yi lütfen parçalara ayırmayın. Bir bütün olarak, bir yaklaşım olarak görün. Bir tekniği yaptınız ya da yapmadınız diye çocuğunuz ile bağlanmanız bozulmaz.

Emzirme davranışı bile beslemekten ziyade psikolojik yakınlık için önemlidir. Ama farklı sebepler ile emziremeyen anneler, “Eyvah, çocugum bağlanmayacak” kaygısını yaşarlar. Ama bağlanmanın tek yolu bu değildir. Her zaman herşeyin telafisi vardır.

Güvenli bağlanma, yakınlık duygusunu yaşamak ve yaşatmaktan geçer. 

Bir de genel psikoloji alanında araştırmalarda, neden-sonuç ilişkisi bulmanın çok ama çok zor ve hatta imkansız olduğunu söyleyeyim. Dolayısıyla, böyle yaparsanız, böyle olur gibi söylemlere itibar etmeyiniz. İnsan gibi sayısız değişken ile çalışılan bir alan olduğunu farkedin ve bireylerarası bütün farklılıkların istatiksel olarak hesaplamanın imkansız olduğunu söyleyebilirim.

Şimdi derin bir nefes alın, anın keyfini çıkarın…

Gökçen Duymaz Sidal

(**)  Psikoloji literatüründe oldukça önemli bir yer tutan bu deneyi izlemenizi tavsiye ederim.

Bu deneyde, annenin nötr bir yüz ifadesi aldığında, bebeklerin sosyal iletişimi yeniden başlatmak adına yaptıkları farklı girişimleri ve bu durumdan duydukları rahatsızlığı görebilirsiniz. Bu deney bize bebeklerin yüz ifadeleri ve duygular arasındaki bağlantıyı basit bir şekilde anlayabildiklerini ve kendi duygularını regüle etme konusunda en basit düzeyde bir beceriye sahip olduklarını göstermiştir. Ayrıca bebekler, aynı tepkiyi Babalarına da göstermiştir. Ancak insan olmayan ve yüz ifadesi içermeyen objelere karşı göstermemişlerdir. Bu bize, bağlanma (attachment) teorisinin kurucusu Bowlby’ın bebeklerin ilişki kurma dürtüsü ile doğdukları varsayımını güçlendirmektedir. Aynı zamanda bebeklerin bu deneyde verdikleri tepkiler, 18. Aydaki Davranışsal ve duygusal problemleri ve 3. Yıldaki Davranışsal problemleri tahmin etmektedir. Annenin bebeğin bu sosyal ilişki kurma çabalarına olan hassasiyeti ise bebeğin bağlanma örüntüsünü (1 yaş) etkilemektedir.

Buradan ne anlayalım?
Doğumdan itibaren bebekler anlar ve hatta özellikle yüz ifadelerine karşı oldukça hassastır. Bu hassasiyetin nörolojik olarak da karşılığı vardır. Bakım verenin kendi duyguları ve duygularını ifade etme şekli, çocuğun sosyal dünyasını oluşturmada oldukça önemlidir. Bakım veren ve bebek arasında devam eden karşılıklı sosyal alışveriş, bebeğin algılaması ve anlamlandırması, ve duygular ile olan ilişkisini etkiler. Her zaman konuştuğumuz yansıtma, bu karşılıklı etkileşimlerde her an çocukla şimdi ve burada olduğumuzun bir ifadesidir. Bu vesile ile tekrar hatırlatayım, aynalama ve yansıtma birer teknik değil, nörolojik, duygusal, bilişsel ve sosyal gelişimi etkileyen gerçek anlamda karşımızdaki kişi ile temas halinde olduğumuzu Gösteren varoluş biçiminin ifade edilmesidir. Annenin bunu yapamadığı durumlarda, çocuklar gerekli sinyalleri verirler. Bu sinyalleri iyi okumak ve değerlendirmek gerekir. Ayrıca annenin kendi duygu regülasyonu becerileri, bağlanma tarzı ve sosyal dünyası, bu ilişkiyi ister istemez etkiler ve kuşaklararası aktarımlara sebep olabilir.


Gökçen Duymaz Sidal

Orta ve Lise öğrenimini Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, Lisans Eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde, Yüksek Lisans Eğitimini İstanbul Doğuş Üniversitesi Klinik Psikoloji bölümünde tamamlayarak uzman klinik psikolog unvanını kazanmıştır.

Halen İstanbul Doğuş Üniversitesi Klinik Psikoloji Doktora programına devam etmektedir.

Bunun yanında İstanbul Psikodrama Enstitüsünün 7 yıllık eğitimini tamamlayarak “Psikodrama Grup Terapisti” unvanını almıştır. Ayrıca İstanbul Doğum Akademisi’nde aldığı eğitim ile “Doğuma Hazırlık Eğitmeni” ve “Hamile ve Doğum Psikoloğu” olarak çalışmaya başlamıştır.

Görsel: transitiemanagement.wordpress.com

Bunu Paylaş:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir