Bebeğim Ağlıyor

İlk günlerden itibaren, iç sesim bebeğim ağladığında yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Hiç düşünmeden onu kucaklıyor yavaşça sallıyor, kendi duygularımı regüle etmeye* çalışıp ona da sakince, yanında olduğumu ve her şeyin yoluna gireceğini söylüyordum. Hayır; bu kadar sık ve uzun süreliğine ağlayan bir bebeğim olacağını bilmiyordum. Hayır; bir bebeğin 4 saat durmadan ağlayabileceği ile ilgili hiç bilgim yoktu. Kolik olarak değerlendirdiğim birçok bebek takip ettim. Ama hemen itiraf edeyim ki, ‘Bebeğim sürekli ağlıyor.’ diyerek endişeli gözlerle bakan annelere  ‘E sen bu kadar endişeli olursan ağlar tabi, rahatla biraz!’ diyen bir ahmak yaşıyordu içimde. Tüm iyi niyetimle;  bebekteki sağlık sorunlarını araştırıp annelere bebeklerinin sağlıklı olduğunu ve bu ağlamaların bebek büyüdükçe geçeceğini söyleyip, onu rahatlatacak şeyler bulmaya çalışmalarını öneriyordum. Bununla beraber ‘anne çok endişeli olduğu için bebeğinin çok ağladığı’ şeklindeki inancım, bebeğimin doğması ile değişecekti. Kendi çocuğum olana kadar, bebekleri ayrı bir sinir sistemi olan bireyler olarak görmekte eksiklik yaşadığımı fark etmemiştim, bebeğin tüm huzursuzluğunun annenin duygu durumunun sonucu olduğunu zannediyordum, kızım  annenin endişesinin bir ‘sonuç’ da olabileceğini öğretmek için doğdu. Ve artık  çoklu gıda alerjisi ve çoklu duyusal hassasiyetleri olan bir çocuğu olan, bebeklerin ağlaması ile ilgili yazılmış neredeyse tüm yazıları okumuş bir çocuk doktoru olarak, annelere bebeklerinin ağlamalarını ele almak  ile ilgili söyleyeceklerim var.

Okumaya devam et Bebeğim Ağlıyor

Bunu Paylaş:
0

AP Türkiye Röportaj-2- Zehra Dörter

Merhaba Zehra Hanım, Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Zehra Dörter, 86 doğumluyum. İnsan Kaynakları yönetimi mezunuyum. Yazmayı, gezmeyi, çizmeyi çok severim. Şimdilerde iki çocuklu hayatımın tadını çıkarıyorum.

  • APT: Attachment Parenting yaklaşımı ile ne zaman, nasıl karşılaştınız? Hangi kaynaklardan bilgi ediniyorsunuz? Attachment Parenting yaklaşımını “siz” nasıl tanımlarsınız?

Z.D.: AP ile yollarım kızımın doğumundan sonra Joimove ile tanışmamdan sonra oldu. Joimove sayesinde babywearingi, bu sayede de Dr. Aslıhan Onaran’ I tanıdım. Şefkatli, özgüvenli, bağımsız bir birey nasıl yetiştirebilirim konusunda öğrenmeye araştırmaya başladım. Genelde Facebook sayfasını okuyorum düzenli olarak. Yanı sıra Dr Aslıhan Onaran’ ın yazılarını Instagram paylaşımlarını takip ediyorum.

  • APT: Çevrenizde AP yaklaşımına karşı olup sizi eleştirenler oldu mu? Olduysa nasıl hissettiğinizi paylaşmak ister misiniz?

Z.D.: Dayak cennetten çıkmış düşüncesiyle büyüdüm ben. Bu şekilde büyümenin etkilerini ruhumda taşıyorum. Ailemde ben her konuyu açıklamaya çalıştıkça karşı çıkanlar oluyor. Onlarla savaşmak yerine seyrek görüşmeyi ve tetiklenmemeyi seçtim.

  • APT: AP çocuğunuzla olan ilişkinizi nasıl etkiliyor?

Z.D.: Empati ile yaklaştığımda, onu aynaladığımda ilişkimiz çok sevgi dolu oluyor. Beni dinliyor ve anlıyor, beklemediğim zamanlarda yetişkin gibi davranıyor.

  • APT: Ebeveynlik yaklaşımlarınızda eşiniz ile aynı fikirde misiniz? Evet ise birlikte nasıl yol alıyorsunuz? Hayır ise fikir ayrılıklarını nasıl çözüyorsunuz?

Z.D.: Eşimle çocuklarımızı, ailemizi ilgilendiren her konuda aynı fikirdeyiz. Daha çocuklar olmadan önce kendi ebeveynlerimizin olumlu ve olumsuz yönlerini konuşup kendi çizgimizi belirlemiştik. Üzerine de bu konuda okuduklarımızı koyduk. Fikir ayrılıklarımızın zaman zaman tabi ki oluyor. Genelde ikimizde konuyla ilgili etraflıca araştırıp düşünüyoruz, üzerine konuşup ortak bir dil belirliyoruz.

  • APT: Sizce AP her aileye uygun bir yaklaşım mı?

Z.D.: Ataerkil bir toplumuz diye bunun arkasına sığınan insanların çoğunlukta olduğunu düşünürsek her aileye uygun değil. Bir kesim sen küçüksün sus derken ben çocuğuma bu ev senin de evin sende alacağımız eşya hakkında fikrini söylemelisin, sen de beğenmelisin diyorum.

  • APT: Son olarak sizin bize sormak yada paylaşmak istediğiniz herhangi bir şey var mı?

Z.D.: Hayır yok, teşekkür ederim.

Katılımınız ve desteğiniz için çok teşekkür ederiz. Sevgilerimizle.

1986 Sinop doğumlu Zehra Dörter; ilköğretim eğitimini Sinop’ ta tamamladıktan sonra eğitimine İstanbul’ da devam etmiştir. Kocaeli Üniversitesi İnsan Kaynakları bölümünü bitirdikten sonra bu alanda yöneticilik pozisyonlarında çalışmış ve hali hazırda danışmanlık yapmaya devam etmektedir.

Profesyonel hayatının yanı sıra eğitimci olarak anlattığı konuları blog yazarı olarak da paylaşmaktadır. 2010 yılında başladığı ve İnsan Kaynakları alanında yazdığı bloğuna 2014 yılında hayatına katılan kızı Güliz Zehra ile yaşam, annelik ve güzellik, seyahat üzerine de yazmaya ve paylaşmaya başlamıştır.

Güliz’ in doğumundan sonra JOIMOVE™ topluluğu ile tanışan Dörter JOIMOVE™ Uluslararası Eğitmeni ve sonrasında etkinlik koordinatörü olmuştur. Daha fazla aileye katkı olmak, daha çok çocuğa ulaşmak için Masal Anlatıcılığı, Masallarla Dans Eğitmenliği, Babywearing Danışmanlığı eğitimleri alıp bu alanlarda da çalışmaya başlamıştır.

Şimdilerde ikinci bebeğini büyüten Dörter, kendisi gibi hamilelere de destek olabilmek adına Hamile Göbeği Bağlama Danışmanlığı da almış, bu alanda gebelerle çalışmaktadır.

Tam zamanlı anne ve yarı zamanlı İnsan Kaynakları, Sosyal Medya, Babywearing ve Hamile Göbeği Bağlama Danışmanı olarak çalışma hayatına devam etmektedir.

Bunu Paylaş:
0

AP Türkiye Röportaj -1- Ayşenur Yılmaz

Merhaba Ayşenur Hanım, öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ayşenur Yılmaz 29 yaşındayım. Asıl mesleğim moda tasarımı, bunun üzerine bir kaç sene çalışıp sektör değiştirdim. Aras Kargoda yönetici pozisyonunda çalışarak çalışma hayatına kızımın gelişi ile birlikte veda ettim. Bu süreçte uzaktan eğitim İş Güvenliği Uzmanlığını bitirdim. Belki ilerde lazım olur.

31 aylık kızım var (MİRAY) ve şuan 26 haftalık oğluma (MUSTAFA) hamileyim.

  • APT: Attachment Parenting yaklaşımı ile ne zaman, nasıl karşılaştınız? Hangi kaynaklardan bilgi ediniyorsunuz? Attachment Parenting yaklaşımını “siz” nasıl tanımlarsınız?

A.Y.: Çok severek evlendiğim eşimle çocuğumuzun olacağını öğrenmemizle birlikte bir çok sorunlada yüzleştim. Evet 2016 yılında yaşamamıza rağmen hala bu tip (Çocuğa aile büyüklerinin isimlerinin konması) sorunların olması beni inanılmaz şaşırtarak bir boşluğa itti. Hamilelik sürecimde hem bunlarla baş edip hemde nasıl iyi bir anne olurum derken. AP ile sosyal medyada karşılarak gruba üye oldum. Çok uzun süre sessizce takip ederek postları verilen cevapları okudum.

Attachment Parenting yaklaşımını ben koşulsuz, şefkatli ve pozitf ebeveynlik olarak tanımlayabilirim.

  • APT: AP 8 Temel ilkesinden hangisini/hangilerini kendinize daha yakın buluyorsunuz?

A.Y.: Sevgi ve saygıyla beslemek, Tensel yakınlık ve Pozitif disiplin ilkeleri.

  • APT: AP ilkelerini benimserken / uygularken tetiklendiğiniz noktalar var mı? Hangileri? Sizce neden başaramıyorsunuz veya neden uygulamak içinizden gelmiyor?

A.Y.: Tabii ki 8 ilkeyide dört dörtlük uyguladık, uyguluyoruz dememiz mümkün değil. Çaresiz kaldığım zamanlar tabiki oluyor. En büyük sebebi ise çevredeki eş dost akraba yada parktaki yabancının senin ilkelerini bilmeden sana saygı duymadan müdahale ediyor olması. Yani genellikle 8. Denge ilkesini sürmekte zorlanıyorum.

Çünkü çevredeki insanlar gerçekten bebeklerden daha yorucu oluyorlar.

  • APT: Çevrenizde AP yaklaşımına karşı olup sizi eleştirenler oldu mu? Olduysa nasıl hissettiğinizi paylaşmak ister misiniz?

A.Y.: Olmaz mı? Bazen en yakınım bile eleştiriyor. Aile Ziyaretlerine gittiğimizde elinde bir poşet abur cuburla gelen aile büyükleri. Biz yedirmiyoruz alternatif olarak şunu alabilirseniz dediğimizde bakışları bile çok sıkıcı oluyor.

  • APT: AP çocuğunuzla olan ilişkinizi nasıl etkiliyor?

A.Y.: Bunu burada yazıya nasıl dökerim açıkcası bilemedim. Ama kızımla çok kuvvetli bir duygusal bağım var bunu iliklerime kadar hissediyorum. Açıkcası bu yazdıklarımdan çalışananneler etkilensin istemem. Annemi çok seviyorum ama eski zamanlarda çalışma şartları annem memur olmasına rağmen ağırdı. Nöbetli çalışıyordu tabi doğum izinleri bile bu kadar avantaj değildi. Çok erken bakıcı ve kreşe gittik. Ama şunu hep söylüyorum kızımla aramdaki bağ gibi annemle aramda öyle bir bağ yok. Yanlış anlaşılmasın tabiki her anlamda ilgili sevgi dolu birlik beraberliği olan bir ailede büyüdüm. Ama annemle oturup bi oyun hamurundan yaş pasta yapmadık mesela. Basit görünebilir belki ne var canım oyun hamurunda diyebilirler.

Ama oyun çocuğun iç dünyasını yansıtıyor. O önemsemediğimiz kısa süreli oyunlarla kaliteli zamanlarla çocuğumuzla çok farklı bağ kurabiliyoruz.

  • APT: AP yaklaşımı ile büyüyen çocukların geleceğine dair öngörüleriniz varsa paylaşır mısınız?

A.Y.: Bence müthiş bir özgüvenle büyüyorlar. Kızım 31 aylık ama kendi ifade etmesi çok küçük aylarda başladı ben bunu tamamen AP yaklaşımına bağlıyorum. Duygusal olarak doyan çocukların gelişimi her yönden çok farklı.

  • APT: Kendi çocukluğunuzdan ve yetiştirilme seklinizden biraz bahsetmek ister misiniz? Çocukluğunuz şimdiki ebeveynlik yaklaşımınızı ve seçimlerinizi etkiledi mi?

A.Y.: Etkilemez mi? Aile içi yaşadığım sorunlara rağmen ben kesinlikle kızımı kendim yetiştirmek istedim. Annem hep Okul Öncesi okumamı istemişti. Aman anne çocuklarla uğraşamam diye sınavda tercihlerime bile yazmadım. Ama anne olduktan sonra bence içimden 10 tane okul önceci çıktı 😀 Kızımla her alanda vakit geçirmekten ciddi anlamda zevk alıyorum. Ailemden ve eşimin ailesinden uzaktayız. Kuaföre bile giderken kızımla gidiyorum.

  • APT: Ebeveynlik yaklaşımlarınızda eşiniz ile aynı fikirde misiniz? Evet ise birlikte nasıl yol alıyorsunuz? Hayır ise fikir ayrılıklarını nasıl çözüyorsunuz?

A.Y.: Başlarda tabi ki hayır. O da aynı toplumun genel çocuk yetiştirme görüşünü savunuyordu. Tv izlesin ne olacak? Bir kerecik yesin ne olacak? Bu yüzden büyüklerimizi kırmayalım gibi sözleri vardı. Ama zamanla çocuğumuzda olan ilerlemeyi ve çocuğumuzun kola içilen bir ortamda bile biz içmiyoruz ayran yada kefir alabilir miyim diye kendi ifade etmesi eşimdede büyük değişime sebep oldu. O da görüşlerini değiştirdi bu tip ortamlarda birbirimizi destekleyerek ilerliyoruz. Eğer bana kırılacak bir insan varsa yani kendi ailesinden olumsuz bir davranış olursa genelde o müdahale ediyor.

  • APT: Sizce AP her aileye uygun bir yaklaşım mı?

A.Y.: Tabiki uygun ama ilkeler bence iyi benimsenmeli ve AP nedir anlamalı ki uygulamada zorluk çekilmesin. Ve bence sırasıyla tüm ilkeler birbirine bağlı. Çocuk bekleyen isteyen aileler bunları baştan araştırı okur benimserse belki uygulaması daha kolay olur.

  • APT: Sizce herhangi bir ebeveynlik yaklaşımının bir toplumu şekillendirmesindeki rolü nedir? AP bunun neresinde?

A.Y.: Evet bence bir toplumun şekillenmesinin en temel özelliği ebeveynlerin çocuklarına olan yaklaşımı, yetiştirmesi ve yönlendirmesi. AP bunu neresinde diye sorarsanız; bence AP bu piramidin en başında olmalı. Ve çevremde gördüğümüz duygusal bağsız yetişmiş çocukların ailelerden kopuk agresif tavırlarına bağlıyorum. Toplum olarak şefkat ve merhametimizi kaybettiğimizi düşünüyorum.

APT: Son olarak sizin bize sormak yada paylaşmak istediğiniz herhangi bir şey var mı?

A.Y.: Sizi çok seviyorum 🙂

APT: Katılımınız ve desteğiniz için çok teşekkür ederiz. Sevgilerimizle.

Attachment Parenting Türkiye Ekibi

Bunu Paylaş:
0

Vokal Doğum

‘Vokal anestezi’yi daha önce hiç duydunuz mu bilmem. Şöyle anlatayım, ameliyat olurken uyutulursanız genel anestezi, sadece bir bölgeniz uyuşturularak işlem yapıldıysa lokal anestezi uygulanmıştır. Düşüp de ağlayan bir çocuğun arkasından dedesi “Yok bir şey yahu, acımadı o. Hiç acımadı ki!” diye bağırıyorsa, işte o gördüğünüz tam olarak vokal anestezidir :). Ve çok üzgünüm ki bu şekilde telkinde bulunmak hiç kimsenin acısını dindirmediği gibi, çocuğun kendisiyle empati kurulmamış hissetmesine ya da acı duymanın kötü bir his olduğunu düşünüp duygularını bastırmasına sebep olabilir. Neyse ki konumuz bu değil yoksa bir milyon cümle daha kurabilirdim. 🙂

Tam da buradan yola çıkarak vokal doğumu anlatacağım size. Vokal doğum çok bilimsel bir kavram olmakla birlikte, tıp dünyasında bunu sadece ben biliyorum. Şimdi size anlattığımda siz de öğreneceğinize göre, bilimsel olarak kabul görmesi için yeterli çoğunluğa ulaşmış olacağız. 🙂

İkinci doğumumda 14 yıl ebelik, 8 yıl yeni doğan emzirme hemşireliği yapmış, 10 yıldır da emekli olan annem yanımdaydı. Ben çok korkuyordum. Değil bebek doğduktan sonra başımdan ayrılmak, deprem olup da bina başımıza çökse bile elimi bırakmaması konusunda onu sıkı sıkı tembihlemiştim. Binanın başımıza çökme örneğinden de anlayacağınız üzere, oldukça rahat, mutlu ve hayata pozitif bakan bir gebeydim. 🙂 Yine de binanın başımıza çökmesi konusunda temkinli olmalıydık. Her neyse… 🙂

Doğum “Ama ben henüz hazır hissetmiyorum!” cümlemle başladı. Doktorum “41
hafta içinde tuttun zaten. İlkokula başlamasını bekleyeceksen, sen bilirsin.” demedi. Ama bence en azından kreş başlangıç yaşına kadar yolu vardı. 🙂 Doğumun bir aşamasından sonra annem, doktorum ve ebem ağız birliğiyle
“Evet çok güzel doğdu, doğdu, doğdu!” diye bağırmaya başladılar. O an bina değil belki ama dünya başıma yıkıldı. Bebek doğmuştu ve ben hiçbir şey anlamamıştım! Hala karnımda bebek var gibi hissettiğime göre tüm alt takımı dağıtmış olmalıydım. Allah’ım ömrümün yarısında, 35 yaşımda 80’lik teyzeler gibi öksürünce altıma kaçıracak, “Ay beni güldürmeyin abdestim bozuluyor” diye insanları susturmaya çalışacaktım. O an benim için büyük bir yıkım oldu. Bebek doğup da beynime yavaş yavaş kan gitmeye başladığında, onların ‘doğdu, doğdu, ittir hadi doğdu’ diye tezahürat yaptıkları sırada aslında bebeğin daha doğmamış olduğunu, benim hissettiklerimin doğru olduğunu anladım. İşte o an vokal doğumun ne demek olduğunu, insanları nasıl yanılttığını anladım.

Vokal anestezi gibi, vokal doğum da kişiyi hisleri konusunda yanıltıyordu. Bunu tüm tıp camiasıyla paylaşmalıydım. 🙂

Bebek doğduktan sonra annemin türlü bahanelerle elimi bırakıp bebeği
görmeye gitmesini, plasenta çıkarken baygınlık geçirmesini, bebeği doğum masasında emzirecekken babama haber vermek için telefona gitmesini saymazsak, kendisi emekli bir ebe-emzirme hemşiresi olarak iyi bir iş çıkardı. Çok iyi tezahürat yapabildiğini öğrendim. Kendisini en yakın Sivasspor maçına
götürmeyi planlıyorum. 🙂

Bu yazıyı yazma amacım da size kendi pozitif doğum hikayemi anlatabilmektir. 🙂 Sizin pozitif doğum hikayenizi de çok merak ediyorum ayrıca. Ama lütfen en komikler olsun, hastanenin başınıza yıkıldığı örnekler gebelerde erken doğuma sebebiyet verebildiğinden şimdilik anlatmayalım. Ama siz gizlice 38 haftalık gebe eltinizin kulağına anlatabilirsiniz. 🙂 Sevgiler…

Yasemin Özşahin

Önce okumayı, sonra yazmayı en çok konuşmayı seven; hala bir değişim ve yapılanma içinde ve kendini tek kelimeyle anlatmak isterse de  ‘yenilenmek’ diyebilecek; sıradan, seven, sevinen, kızan, deliren, üzülen, acıkan, bağıran, kahkaha atan, gülümseyen, arada (çoğunlukla) otomatiğe bağlayan, sonra otomatik pilottan çıkan iki çocuk annesi bir anestezist…  Anne olmak ona, kendini ifade edemeyen bir miniğin kişisel sınırlarını keşfetmeye çalışırken, kendi sınırlarının ne olduğunu öğretmiş olan bir kadın… Herkes gibi, ne eksik ne de fazla…

Bunu Paylaş:
0

Duygusal Açlık mı Sevgi mi?

Yazan: Ph. D. Robert W Firestone, 24 Şubat 2009

İngilizce aslından Türkçeye çeviren: Yasemin Reyhanioğlu, Eylül 2018

Çeviri düzeltisi: Yasemin Özşahin, Ekim 2018

Duygusal açlık sevgi değildir. Güçlü bir duygusal ihtiyaçtır.

Duygusal açlık, sevgi değildir. Çocukluk çağındaki duygusal yoksunluğun sebep olduğu güçlü bir duygusal ihtiyaçtır. İnsanların, genellikle bir eksikliği gidermek ya da boşluğu doldurmak için umutsuzca dışa vurduğu acı ve arzunun ilkel bir görüntüsüdür. Bu boşluk, yalnızlığın ve ayrılığın acısı ile derinden bağlantılıdır ve yetişkin olarak kurulan ilişkilerde çoğu zaman gerçek anlamda telafi edilmesi mümkün değildir. Ancak insanlar kendi acılarına katlanmayı ya da bu ilkel ihtiyaç ve bağımlılığın anlamsızlığı ile yüzleşmeyi reddederler. Kendilerinin de
ölümlü olduğu gerçeğini inkâr eder ve güçlerinin yettiği her şeyi başka insanlarla bağlı olduklarına dair bir yanılsama yaratmak için kullanırlar. Başka insana ait olma kurgusu, ölüm ile ilgili kaygıyı azaltır ve insana ölümsüzlük hissi verir.

Açlık, o kadar güçlüdür ki dışa vurulduğunda karşı tarafı sömürebilir ya da tüketebilir. Çoğu insan bu hissi sevgi olarak tanımlar. Sürekli bağlantıda kalma arzusunun gerçek etkisi ile sevgiyi yanlışlıkla karıştırır. Oysa bu, gerçek sevgi değildir ve ne kadar zorlarsanız zorlayın hiçbir şey gerçekte olduğu şeyin dışına çıkamaz.

Duygusal açlık hissi çok derindir. Nefes almaya ihtiyaç duyduğunuz gibi bu açlığı doyurmaya ihtiyaç duyarsınız ve varlığını hissetmek içinizi acıtır. Kendinizi, bu acıtan hissi yok etmek amacıyla sürekli biriyle temas halinde, başkalarına dokunurken ya da yakınlık gösterirken, sevgiye dair hareketler içinde bulabilirsiniz. İnsanlar en çok kendileri için ihtiyaç duyduklarından dolayı başkalarına fiziksel yakınlık ve ilgi gösterirler. Normal fiziksel yakınlığın aksine bu tür bir fiziksel yakınlık, sevilen kişinin -özellikle kişinin çocuklarının- psikolojik olarak gelişimlerini artırmaktansa, duygusal kaynaklarını tüketir.

Kendi sevgi ifadelerinize ya da ‘seni seviyorum’ cümle kullanımınıza şüphe ile yaklaşmak akıllıca olur.

Kendinizi doğru bir şekilde yoklarsanız, bu sözcükleri en çok başkalarına karşı hissettiğinizde değil, daha ziyade güçlü bağımlılık ihtiyacı duyup, kendinizi güvende hissetme ihtiyacınız olduğunda söylediğinizi
keşfedebilirsiniz.

Hem ebeveynler hem de başka insanlar, duygusal açlık ve sevgi arasındaki karışıklık yüzünden, sevgi adı altında çocuklarda hasar bırakabilecek davranışlarda bulunabiliyor. ‘Compassionate Child Rearing’ kitabımda fark ettik ki ebeveynler samimi ve kendiliğinden sevgi dolu ve uyumlu ise çocukları üzerinde anaç bir etkileri olacaktır ki bu, çocuğun devam eden gelişimine olumlu etki eder. Bu çocuk bir yetişkin olduğunda güvenli bağlanmaya, ilişkilerinde uyumlu olmaya, mahremiyete saygı göstermeye ve hoşgörülü olmaya yatkın
olacaktır.

Bunun tersine duygusal olarak aç bir ebeveyne sahip olmak çocuğu kaygılı bağlanmaya iter ve yaralı olarak bırakır. Bu tip bir ebeveyn ile çocuk ne kadar fazla ilişki içinde olursa, ebeveyn çocuğun güvenlik ve rahatına o derece zarar verir. Bu tip aşırı dokunuşlu ilgi, çocuk için aşırı kaygı ya da çocuğun hayatına aşırı müdahale içeren ebeveynlik yapmak; yalnızca çocuğun sınırlarını ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda ergenlik döneminde az tepki göstermeye teşvik
eder. Bu durum bir yetişkine dönüştüğünde çocuğun kariyerini ve özel hayatını ciddi olarak kısıtlayabilir, kişinin bireyselliğini tehdit edebilir ve belirgin suistimallerden bile daha yıkıcı olabilir.

Duygusal olarak aç olan ebeveynler çocukları ile ilişkilerinde daha ziyade bir bağımlı gibi takıntılı şekilde hareket ederler. Abartılı ilgileri ve müdahaleleri çocuğun gelişimini sürekli olumsuz etkiler. Bu ebeveynler iletişimlerinin zarar verdiğinin farkına vardıklarında bile, çoğunlukla iletişim yoğunluğunu azaltmakta zorlanırlar.

Duygusal olarak aç olan ebeveynler çocukları üzerinde sıklıkla aşırı korumacıdırlar. Çocuğun yaşamla başa çıkma kabiliyetini ve bu doğrultuda deneyim kazanmasını kısıtlarlar. Anormal bir bağımlılık şeklini aşılarlar. Çocuğun fiziksel sağlığı ile aşırı ilgili olduğunda, çocuğun haddinden fazla korku tepkileri vermesine ve hastalık hastası (hipokondri) olma eğilimine sebep olurlar.

Bazı aşırı korumacı ebeveynler çocuklarını akranlarından ya da olumsuz tesiri olabilecek diğer aile dışı bireylerden izole etme girişiminde bulunabilirler. Bununla birlikte bu tarz dışlamalar, abartılı olarak devam ettiğinde çocuğun farklı çeşitlilikteki davranışlara açık olma durumunu ve yaşamı ele alış biçimini kısıtlar. Çocuğun diğer insanlara güvenme ve dünyaya uyum sağlama kabiliyetinde hasara neden olurlar.

Pek çok ebeveyn, çocuklarının kişisel sınırlarını çeşitli şekillerde aşar: uygunsuz bir şekilde onlara dokunarak, onlara ait kişisel eşyaları yoklayarak, elektronik postalarını okuyarak ve arkadaş ve akrabaları için gösteri yapmalarını buyurarak. Bu tip ebeveynsel müdahalecilik, çocuğun kişisel özgürlük ve özerkliğini ciddi bir şekilde kısıtlar. Pek çok anne-baba çocukları adına konuşur, çocukların kazanımlarını kendilerininmiş gibi üzerine alınır, başarıları ile abartılı şekilde böbürlenir ve dolaylı olarak onların üzerinden hayatlarını yaşamaya kalkışırlar.

Gerçek sevgi ve duygusal açlık arasındaki fark objektif bir gözlemci tarafından ayırt edilerek saptanır; zira ebeveynlerin bu ayrımı yapması zordur. Bu farkı ortaya çıkarmada üç faktör önemlidir:

  1. Ebeveynin doğal duygu durumu
  2. Ebeveynin çocuğa gerçek davranışı ve
  3. Ebeveynin duygu durumunun ve davranışlarının çocuk üzerindeki gözlenebilir etkisi.

Doğal şekilde sevgi gösterebilen bir ebeveyn kendisiyle ilgili pozitif bir benlik algısına sahiptir ve böylece hem kendisi hem de çocuk için şefkat algısını kalıcı hale getirebilir. Ve bununla beraber aynı anda bireysel de kalabilir ve çocuğun benliği ve kendi benliği arasındaki sınırların farkındadır. Böyle bir ebeveyn çocuğa saygılı davranır ve aşırı korumacı ya da istismarcı değildir. Kolayca doğal bir şekilde iletişim kurar. Çocuğun bireyselliği konusunda gerçek bir anlayışa sahiptir. Sevilen çocuk, gerçekten sevildiğini gösterir. Hayat dolu olur ve yaşına uygun bağımsızlık sergiler. Duyguları gerçekten kendi merkezinden gelir. Duygusal açlığa mahkûm edilen çocuk umutsuzdur, bağımlıdır ve duygusal olarak dengesizdir ya da duyguları yok edilmiştir. İyi bir gözlemci, çocuklar üzerindeki bu önemli etkileri fark eder ve onların izinden giderek ebeveynin duygu durumunu keşfedebilir.

Bazı istisnalar olmasına rağmen, duygusal açlık kavramı psikoloji kaynaklarında yeterince irdelenmemiştir. Ancak çocuğun büyüme ve gelişmesini olumsuz etkileyen temel faktörlerden biridir. Ebeveynlerin duygusal olarak olgunlaşmamış olması ve çocukları yoluyla donanımlı hale gelmek için duydukları güçlü ihtiyaç, çocuğun gelişimi ve sonrasında da uyumu konusunda ciddi olumsuz etkilere sahiptir. Şefkatli Çocuk Büyütme Ebeveyn Eğitim Programı’ndaki pek çok ebeveyn kendi içlerindeki çatışmanın davranışlarına etkisini fark ederek, yavrularına verdikleri yanlış tepkileri değiştirdi ve aile ilişkilerindeki kaliteyi önemli ölçüde artırdı. Son olarak, aile etkileşimleri çalışmamızda anne-yeni doğan bağını ya da yeni doğanın yaşamının ilk saat ve günlerdeki bağlanma şeklinin kalitesini sorgulamaya başladık. Psikoloji bilimi araştırmacıları ve gelişimsel psikologlar olarak duygusal açlığa ve olgunlaşmamış ebeveynin ihtiyaçlarına dayalı olabilen bu bağı ve bu nitelikteki bağlanmanın kapsamını, çocukla sanal bir bağlanmadan ziyade hakiki ilgi ve sevgi dolu bir alana taşımayı görev bildik.

İnsanlar için bu açlık duygularını görerek, kendi duygusal ihtiyaçları ile yüz yüze gelmek acılı ama katlanılabilirdir.

Maalesef, çoğu birey gençken yaptıkları gibi bu acıdan kaçınmayı ve inkâr etmeyi seçer. Çıkış arar ya da bu yadsımaya yardım edecek veya yalnızlık hissini yok edecek etkinlikleri seçerler. Başkalarına bağlı oldukları kurgular yaratır ve birilerine ait olduklarını hayal ederler. Bu kurgusal bağlar şekillendiğinde, gerçek sevgi heba olur. Biz; paylaşmaktan kaçarak kontrolcü oldukça ve duygusal açlık ile acı hislerimizi yok etmek için uyuşturucu gibi başkalarından faydalandıkça, diğerlerine karşı hissettiğimiz sevgi ve saygı gibi duygular yok olur.

Kurgusal bağ bireylerin acısını ve gerçek hislerini öldürmek için birbirlerini kullandıkları bir ölüm antlaşması olabilir. Sıklıkla ilişkilerini, yıkıcı davranışları dışa vurmak için bir ehliyet olarak kullanırlar. Çünkü bireyler birbirlerine aittir ve ilişkilerinin sonsuza dek süreceğine kesin olarak hemfikirdirler. Aile sevgisi efsanesi ve bireylerin bu birlikteliği önemsemesi üyelerin yalnızlık ve acılarını reddetmesi için paylaşılan gizli bir antlaşmadır. Bu, hayatın gerçeklerini, ölüm ve ayrılığı ve bir birey olarak bütünlük içinde yaşamayı yok etmeyi planlayan bir inkar şeklidir.

(Yazının orijinali: https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-human-experience/200902/emotional-hunger-vs-love)

Görsel :amenteemaravilhosa.com

Yazan: Dr. Robert Firestone, Ph.D., klinik psikolog, yazar, teorisyen ve sanatçı.

(Dr. Robert Firestone ile ilgili daha fazla bilgi için www.glendon.org ya da www.theartofrwfirestone.com’u ziyaret ediniz.)

Çeviren: Yasemin Reyhanioğlu

 

 

 

 

 

 

Bebeği hayatına girdikten sonra kendini yeniden doğurup bebeği ile büyümeyi, yavaşlamayı, an’da kalmayı, şiddetsiz iletişebilmeyi,  kendi geçmişi ile yüzleşmeyi, kendine şefkat göstermeyi ve ihtiyaçlarını ertelememeyi öğrenmeye çabalayan ancak kaplumbağa adımlarıyla ilerleyebilen herhangi biri.

Düzenleyen: Yasemin Özşahin

 

 

 

 

 

 

Önce okumayı, sonra yazmayı en çok konuşmayı seven; hala bir değişim ve yapılanma içinde ve kendini tek kelimeyle anlatmak isterse de  ‘yenilenmek’ diyebilecek; sıradan, seven, sevinen, kızan, deliren, üzülen, acıkan, bağıran, kahkaha atan, gülümseyen, arada (çoğunlukla) otomatiğe bağlayan, sonra otomatik pilottan çıkan iki çocuk annesi bir anestezist…  Anne olmak ona, kendini ifade edemeyen bir miniğin kişisel sınırlarını keşfetmeye çalışırken, kendi sınırlarının ne olduğunu öğretmiş olan bir kadın… Herkes gibi, ne eksik ne de fazla…

Bunu Paylaş:
0

Empatik Terapist Ve Empatinin Terapideki Gücü

…Oyunumuzun bitmesine 20 dakika kalmıştı. Hem geçişi daha rahat yapabilmek adına hem de oyunu bırakmak için zamana ihtiyacı olacağını bildiğimden “Oyunumuzun bitmesine son 5 dakikamız kaldı” dedim Mira’ya.

Bana güvenip güvenemeyeceğine bakacağı, bunu test edeceği bir yerdeydim terapist olarak ilişkimizde. Onunla olup olmadığımı henüz bilmediği bir yerde. Daha derine inip acılarını, travmasını ve tecrübelerini bana anlatabilir miydi? Oyunlarında daha derin bir bölüme geçebilmesi için bu soruların cevabını alması ve bana güvenmesi gerekiyordu önce.

“Oyunumuz bitti” dediğimde, elinde giderken yanında götürmek isteyeceğini önceden tahmin ettiğim oyuncak bir sihirli değnek vardı. Gitme vaktinin geldiğini duyduğunda daha sıkı tuttu; gardını alır gibi, ‘hayır’ diyeceğimden emin..

“Bunu da götüreceğim” dedi kararlı bir tavırla, tepkimi merak eden bakışlarıyla. Dizlerimin üzerine çöküp küçük gözlerine bakarak; “Çok güzel fikir, çünkü bu duyguyu evde de hissetmek istiyorsun. Bu ‘kendini güvende hissetme duygusunu’ eve gittiğinde de hissedebilirsin.” dedim. Verdiğim empatiyi alınca durdu; minik yüzü hafif sağa yatık şaşkın bir ifadeyle bana baktı, devam ettim: “Bunun yanında olmasını istiyorsun. Burada ne kadar güvende olduğunu gösteriyor sana. Bu duygu evde de seninle olsun istiyorsun. Seni önümüzdeki hafta yine bu oyuncaklarla bu odada bekliyor olacağım.”

Bu haftalık ihtiyacı olan empatiyi alana kadar devam etti ısrarı ve ısrarının altındaki ihtiyacına empati verişim. Anlaşıldığını hissettiği yerde bıraktı sihirli değneği ve kendiliğinden çıktı oyun odasından. Sihirli değneği bıraktı, çünkü empatinin gücü sayesinde ‘onunla’ olduğumu hissediyor, biliyor artık. Bıraktı, çünkü oyun odasından oyuncağı alıp gitmek istemesine ‘yasak olanı yapmak istiyor’ diye bakmıyorum. Davranışında saklı olan;
“Sana güvenebilir miyim?”
“İhtiyacımı anlayabilir misin?”
“Tecrübelerimi oynarken kendimi iyi hissetmediğimde yanımda olacak mısın, beni koruyacak mısın terapi sırasında?”
“…Yoksa sen de diğer yetişkinler gibi misin?” sorularını, korkularını görüyorum terapisti olarak ve “benimle zıtlaşıyor” diye düşünmek yerine bu sorulara cevap veriyorum. Davranışçı bir bakış açısıyla değil; ilişki odaklı bir yerden empatik karşılık veriyorum bu zıtlaşmaya.

Biliyorum ki empati, çocuk için bir güven ortamı olan oyun odasında, çocukla ilişki kurmak adına benim fırsatım; her oyunumuzda ihtiyacı olan empati kotası doldukça bana güvenebileceğini anlayacağı bir fırsat…
Biliyorum ki empati, çocukla her türlü ilişkimizde çok güçlü ve etkili empatik bir yerden bağ kurmak… Çünkü ancak ihtiyacı olan empatiyi aldıkça ve onu anladığımı gördükçe kendi dünyasında daha derin bir yere
götürebilecek beni.                                                                                                Biliyorum ki ebeveynlikte olduğu gibi çocuğa ‘güvendesin’ hissini veren ’empati ve anlaşıldığı duygusu’ çok önemli.

Ve terapist olarak benim oyun odamda empati, çocuğun dünyasına girebilmek için Mira’nın elinde tuttuğu Sihirli değnek gücünde…

Empati, çocuğun travmasına eşlik etmek ve kendini iyileştirme mucizesine ortak olmak için, çocuğa ‘Yanındayım, burada güvendesin” deme şeklim…

Benim için Mira’nın elinde tuttuğu “Sihirli Değnek”in ondaki anlamı kadar güçlü oyun ve empati.

(Gizlilik kuralları gereği yazılarımdaki isimler değiştirilmiştir.)

Psikolog Begüm Şenolur

 

 

 

 

 

 

Psikolog Begüm Şenolur, 2017 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Lisans eğitimine ek olarak 2016 yılında başladığı Nilüfer Devecigil ve Deneyimsel Oyun Terapisi yönteminin yaratıcısı Prof. Byron Norton tarafından verilen Deneyimsel Oyun Terapisi eğitiminin teorik kısmını tamamladı; süpervizyon aşamasındadır. Oyun terapisi eğitimi süresinde Çocuk Esirgeme Kurumu çocuklarına gönüllü olarak oyun terapisi hizmeti verdi; alanda gönüllü çalışmalarına halen devam etmektedir. Bağlanma kuramını baz alan Doğal Ebeveynlik akımını benimseyen Begüm Şenolur, çocuklar ile oyun terapisi ve psikoterapi çalışmalarını, yetişkinlerle de ebeveyn danışmanlığı kapsamında bireysel çalışmalarını yürütmekte.

İletişim:                                                                                        info@begumsenolur.com                                                                                              0(555) 089 29 79                                                                          www.begumsenolur.com                                                                                         Ataşehir / İstanbul

 

Bunu Paylaş:
0

Mükemmel Anneler ve Diğerleri

Belki şu anda kendini yorgun ve yılgın hissediyorsun. Başka annelere bakıp bu işi beceremediğini düşünüyorsun. Diğer anneler sana daha sabırlı geliyor. Belki çocuklarına daha sağlıklı yiyecekler hazırlıyorlar. Başka bir anne ise çocuklarıyla senden daha çok oyun oynuyor. Bir diğerinin evi seninkinden daha temiz, evinde seninkine göre daha çok yemek pişiyor. Öbürü senden daha çok çıkıyor dışarı, belki daha bakımlı. Okumaya devam et Mükemmel Anneler ve Diğerleri

Bunu Paylaş:
0

Doğal Ebeveynlik

Anne ve bebek doğumdan önce de sonra da birbirleri ile simbiyotik bir ilişkidedir. Bağlanma, anne karnında başlar ve bebeğin doğumundan sonra da devam eder.

Doğal Ebeveynlik, bağlanma kuramını baz alan bir çocuk büyütme yaklaşımıdır. Doğal ebeveynlikte bilinmesi gereken ilk şey;

“Bebek için en iyi uzmanın, bebeğin kendi annesi olduğudur.”

Doğal ebeveynlikte amacımız; anne ve bebeğin birbirlerine güvenli bağlanmasıdır. Güvenli bağlanma için önemli olan annenin bebeği ile uyumlanabilmesi; yani bebeğinin duygusal ve fiziksel sinyallerini anlaması, doğru yorumlaması ve bu sinyallere zamanında ve uygun cevaplar vermesidir. Doğal ebeveynlik yaklaşımında ebeveynin önceliği, bebeğinin mizacını kabul etmek ve bebeğinin sinyallerine buna uygun karşılık vermektir. Bu anlamda annenin bebeğini tanıması, bebeği ile kuracağı ilişki ve bağ için çok önemlidir.

Doğal ebeveynlikte anne-bebek arasında bağ kurabilme ve bu bağı sürdürebilmede dokunma ve ten temasının gücü çok büyük. Daha fazla dokunma demek, daha fazla göz teması ve daha fazla ilişki demek. Bu nedenle bebeğe yakın uyumak, bebeği askıyla taşımak ve bebeğin ağlamasını dikkate almak önemli bağlanma araçlarımızdandır.

Doğal ebeveynliği diğer yaklaşımlardan ayıran en önemli özelliği; annenin, bebeğin ihtiyaçlarını, bebeğe uygun zamana ve sinyallere göre karşılaması olduğundan doğal ebeveynler bebeklerini emzirmek için saat planlaması yapmazlar. Ebeveyn bebeğinin açlık sinyallerini görmezden gelip sadece saati takip ederse, bebek açlık sinyallerinin güvenilmez olduğunu öğrenir. Bu da sağlıklı bir beslenme alışkanlığı oluşturmaz. Bu nedenle doğal ebeveynler emzirmek, uyku ve bebeğin diğer ihtiyaçları için saati değil, bebeklerini takip
ederler. Bebeğin her hareketi, her sesi ve her duygusu anne için bir iletişim şeklidir. Anne bebeğini gözlemleyerek bebeği ile uyumlandıkça bebek de annesi ile interaktif bir ilişkiye girer. Anne ve bebeğin birbirlerine güvenli bağlanabilmeleri için anne, bebeğine bakım verirken kurallar ve ezberlenmiş yöntemler yerine kendi içgüdülerine ve bebeğinin sinyallerine dikkat vermelidir.

Araştırmalar, annenin, bebeğinin verdiği sinyallere duyarlı olmasının bebeğin fiziksel ve zihinsel gelişiminde birinci derecede önemli olduğu söylüyor. Anne bebek arasındaki uyum, bebeğin zihinsel gelişimi için oldukça önemli ve etkilidir. Çünkü beyin, ilişkide gelişir. Bu nedenle bebeklerin zihinsel gelişimlerinde en önemli etkenlerden biri anne-bebek arasındaki
ilişkidir. Bebeğin nöral gelişimi için bebek her sinyal verdiğinde ve ihtiyacı karşılandığında dünyaya ve anneye olan güven duygusu gelişir. Örneğin, bebeğin bezini değiştirirken ayaklarına, parmaklarına dokunmak, bebek ile kurulan göz teması, şefkatli bir ses tonuyla bebeğe gülümsemesi annenin bebeği ile ilişki kurabilmesi, zihinsel gelişimine destek vermesi ve ilişkide kalabilmesi için bir fırsat olarak düşünülebilir. Hem ebeveyn deneyimleri hem de araştırmalar gösteriyor ki doğal ebeveynlik, bebeklerin motor gelişimleri için de oldukça
etkili.

Doğal ebeveynlik yaklaşımını benimseyen anneler bebeklerine bakım verirken ilişki ve uyum odaklıdır. Bu anne-bebek ilişkisi için bakım vermekten çok daha fazlasını ifade eder ve bebeğin ihtiyaçlarına, duyarlı ve bebek ile ilişkide kalarak şefkatli bir yerden cevap verebilme becerisini geliştirmemiz anlamına gelir.

Psikolog Begüm Şenolur

Psikolog Begüm Şenolur, 2017 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Lisans eğitimine ek olarak 2016 yılında başladığı Nilüfer Devecigil ve Deneyimsel Oyun Terapisi yönteminin yaratıcısı Prof. Byron Norton tarafından verilen Deneyimsel Oyun Terapisi eğitiminin teorik kısmını
tamamladı; süpervizyon aşamasındadır. Oyun terapisi eğitimi süresinde Çocuk Esirgeme Kurumu çocuklarına gönüllü olarak oyun terapisi hizmeti verdi; alanda gönüllü çalışmalarına halen devam etmektedir. Bağlanma kuramını baz alan Doğal Ebeveynlik akımını benimseyen Begüm Şenolur, çocuklar ile oyun
terapisi ve psikoterapi çalışmalarını, yetişkinlerle de ebeveyn danışmanlığı kapsamında bireysel çalışmalarını yürütmekte.

İletişim:
info@begumsenolur.com
0(555) 089 29 79
www.begumsenolur.com
Ataşehir / İstanbul

 

 

Bunu Paylaş:
0

Boşandık, Şimdi Ne Olacak?

BOŞANDIK, AYRILDIK, PEKİ SONRA?

Yasal boşanmanın gerçekleşmesiyle ayrılan eşler ve çocukları için pek çok anlamda yeni bir hayat başlar.

Sosyal, parasal, duygusal ve ailesel yaşamda görülen bu yeniliklere, çoğu kez, en azından boşananlardan biri için ‘duygusal boşanma’ adıyla anılan, ikinci bir boşanma süreci eşlik eder.

Herkes kendi koşulları, kendi olayları, kendi gerçekleri ve kendi algılarıyla yaşar bu süreci, her süreç gibi.

Her yaşam olayında olduğu gibi, olabildiğince destek almaya açık olmak, ihtiyaç olduğunda destek istemek, biraz akışa bırakırken, bir yandan da yaşam kalitenizi belirleyecek konularda gerçekçi planlar yapmak ve bir an önce uygulamaya başlamak gerekir bu dönemde. Bir an önce dememin nedeni, yeni yaşamın içinde olabildiğince güvende hissetmek, hissettirmek, mutlu olabilmek, mutlu etmek ve yaşam sevincini çocuklarla birlikte bulabilmek için.

6-7 yaşlarındaki oğlum, boşandıktan kısa bir süre sonra bana ‘anne, boşanmak sana iyi geldi, yaşam sevincini buldun’ demişti; evet, gözlerime yaş hücum etmişti.

Duygusal Boşanma

Duygusal boşanma, genelde ayrılmayı seçmeyen eşin yaşadığı gözlemlenen bir süreç olsa da, ayrılığı seçen eşlerin de bazen aslında boşanmaya hazır olmadıkları ve yasal boşanmanın gerçekleşmesiyle birlikte böyle bir dönem yaşadıkları görülebilir. Boşandığı kişiyle kendini hala evli hissetmek, kendini ona bağlı hissetmek gibi karmaşık duygular içeren bu dönem zor bir dönemdir.

Duygusal boşanma gerçekleştiğinde, ister evli olsun, ister yasal olarak boşanmış olsun, kişi psikolojik olarak kendi bütünlüğünü duyumsar. Evliliğin sonlanmasının kabulü ve kişinin kendisini artık diğerinin eşi olarak değil, bekar bir birey olarak algılayabilmesiyle duygusal boşanma gerçekleşir. Böyle bir sürecin içinde olduğunu fark etmek önemlidir. Fark edilmediğinde, yıllarca sürebilecek bu durum herkese zarar verebilir.

Evlilik iki kişiyi özel bağlarla bağlayan bir kurumdur. Bu kurumdan nasıl çıkıldığı, kurumun nasıl başladığı her ne kadar yasalarla, genel geçer açıklamalarla, her yöreye özgü geleneklerle belirlenmişse de, her evlilik, her boşanma ve bu süreçlerde her insanın neyi, nasıl yaşadığı farklıdır; üstelik pek çok gerçek de zaten ayrıntılarda gizlidir.

Bu dönemde bireye odaklı psikolojik destek almanın tam da bu nedenle çok önemli olduğunu düşünüyorum. Psikolojik destek duygusal boşanmanın da hızla gerçekleşerek kişinin özgürlüğüne ve kendi benliğine kavuşmasını, yaraları onarmasını kesinlikle hızlandıracaktır. Çocuk yoksa, ayrılanlar özgürce kendilerine odaklanabileceklerinden, özellikle büyük kentlerde yeni hayata uyum daha kolay olacaktır. Çocuk varsa, her iki ebeveyn de onu kollamak, onun ihtiyaçlarını göz önünde tutmak zorundadır desem de genelde görülen bu sorumluluğun bir tek ebeveyne yüklendiğidir.

Boşanma yasal olarak gerçekleştikten sonra ayrılan eşlerin ilk işi duygusal olarak da boşanmayı sağlamaktır. Yani, birbirlerine artık eş olmadıklarını, aynı evden sorumlu olmadıklarını, her birinin ayrı ve bağımsız bir hayatı olduğunu ve artık tek ortak yanlarının ortak çocuklarının ebeveynleri olmak olduğunu her adımda fark etmeleri ve kabul etmeleri gerekir ki böylece, ne kendilerinin ne de çocuklarının kafası karışmasın. Bunları söylemek kolay, biliyorum. Her şey kişilerin özeline göre değişebilir elbette. En azından genel olarak dikkat edilmesi gereken, önemli konulardır bunlar. Boşanan anne ve babanın duygusal sakinlikleri ve netlikleri çocuklara da aynı şekilde yansıyacaktır. Ancak boşandığı halde boşandığı eşiyle flört etme çabasında, hala eşmiş gibi davranan bir baba ya da anne, yalnızca boşandığı kişinin değil çocuklarının da kafasını karıştıracaktır. Tabii ki insanlar boşansalar da yeniden bir araya gelebilirler, yeniden bir çift olabilirler, ancak bu geçiş dönemlerine ya da belirsizliklere çocukları ortak etmek onları huzursuz etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Boşanma sonrası neyin ne olacağı, görüşme süreleri, zamanları ne kadar düzenli ve net olursa çocuklar da, boşanan kişiler de o kadar rahat eder.

Eski Eşle İlişki

Eski eşinizin bazen ebeveynliğine, bazen yaşam tarzına kızgınlık duyup eleştirebilirsiniz. Ancak unutmayın ki o sizin çocuğunuzun ebeveynidir, öyle de kalacaktır ve bunların nedeni onun kişiliğidir. Zaten o kişilik sizin çok da tercih ettiğiniz bir kişilik olsaydı, uyumlu olsaydınız boşanır mıydınız ki? O kadar düşünceli olsa, o kadar anlaşsanız, ihtiyaçlarınızı o kadar karşılayabiliyor olsaydınız zaten evli kalırdınız, öyle değil mi?

Çocuklarınızın güvenliği, ruh sağlığı, beden sağlığı tehlikede olmadıkça eski eşin çocuklarıyla kurduğu ilişkiye karışmayın. O onların anne ya da babasıdır. Evli olsaydınız da bu böyle olacaktı. Karışmanızın tek sonucu ortamı germek ve olumsuz etkilemek olacaktır. Aklınızı kullanarak çocuklarınızın çıkarları doğrultusunda davranabilirsiniz. Bu da sizin özgürlüğünüz.

Boşandıktan sonra eski eşin ailesi ve ortak sosyal çevreyle ilişkiler

İster kadın olsun, ister erkek, boşandıktan sonra yaşanan sorunlardan biri de hangi arkadaşlarla görüşmenin süreceği ya da süremeyeceği, eski eşin ailesiyle ilişkilerin nasıl süreceği gibi konulardır. Burada tek bir doğru olduğunu düşünmüyorum; olumsuz duyguları çocuklara yansıtmanın gereksiz olduğunu kabul edelim yeter. Görüşmek istediklerimizle ve bizimle görüşmek isteyenlerle ilişkimizi sürdürelim, istemediklerimizle de sürdememe hakkımızı kullanalım.

Sosyal statünün değişmesi

Boşanmayla birlikte eşlerin toplum içindeki statüleri değişir. Sosyal statü değişimi sosyokültürel, sosyoekonomik ve psikolojik olarak kadınları daha derinden zorlar. Erkekler, toplum tarafından, aynı kimlikleriyle ve bekar erkek rolüne dönmenin verdiği özgürlükle karşılanırlar. Hele bir de çocuk ya da çocuklar onlarla kaldıysa, herkes onlara yardımcı olmak için yarışır, eş dost yemeğe davet eder, yemek getirir vb. Oysa kadın çocuklarıyla kaldığında, normaldir, kadındır, annedir, çocuklarına bakacaktır. Başlangıçta biraz desteğe ihtiyacı olabileceği çok az insanın aklına gelir. Erkekler gezip tozmaları için aileden de çocuk bakımı konusunda destek alırken, kadın her ortamda ve koşulda daha çok kısıtlanır.

Boşanmış Erkek / Baba

Toplumunun her kesiminde, ister çocuklu, ister çocuksuz olsun, boşanmış erkeğe sempatiyle yaklaşılır. Çevrenin boşanmış erkeklere köstek değil destek olduğunu hem çok gördüm, hem de okudum. Eminim bunun tersi örnekler de vardır, ancak bir genelleme olarak gerçek budur.

Boşanmış babaların en büyük zorluğu iş ortamlarından kaynaklanır. Anneler çok daha rahat bir şekilde çocuğunun hastalığı, veli toplantısı için izin alabilirken (ki ne yazık ki bu ihtiyaçları bir yandan karşılanırken, diğer yandan da işlerini riske atmak zorunda kalabilirler), babaların bu konuda hoşgörüyle karşılandığı iş ortamı ne yazık ki çok azdır.

Babalar çocuklarıyla kaldıklarında, ‘erkektir, yapamaz’ anlayışıyla her türlü desteği görür. Eş dost, boşanmış bir babaya özellikle çocuklarıyla birlikteyken yemek, bakım, danışma desteği vermek için adeta sıraya girer. Babaların yaşadığını gözlemlediğim en önemli zorluklardan biri, son derece ilgili ve verici bir babanın bile, ilgisiz babalar nedeniyle oluşmuş ‘kötü baba’ önyargısıyla baş etmek zorunda kalmasıdır.

Boşanmış Kadın / Anne

Ben boşandığımda, çocuklarım için oldukça uzun bir süre eski soyadımı kullanmayı sürdürdüm. Bunun için bin çeşit eleştiri de aldım, ancak bir alay duygusal ve ekonomik sorunla baş etmeye çalışırken hiç değilse birini, bir süreliğine kenara itmiş oldum. insanın soyadını değiştirip bambaşka bir isimle anılmaya başlaması o kadar da basit bir şey değil ve bunun sonucunu kadınlar yaşıyor, erkekler genellikle farkında bile değiller. Ayrıca annenin soyadı farklı olduğunda çocuklarının annesi olduğunu kanıtlaması bile uzun işlemler gerektirebiliyor. Neden ki demeyin, son derece basit bazı resmi işlerde bile sorun yaşanabiliyor. Babalarından ayrıldığımda çocuklarım 6.5 ve 12 yaşındaydılar. Onlara bir süre soyadımı değiştirmeyeceğimi, aynı soyadını taşıyacağımı söylediğimde mutlu olduklarını, huzurlandıklarını hatırlıyorum.

Başkentte, özel bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan bir anne olarak, gerek apartman görevlimin, gerekse kimi apartman sakinlerinin o zamana kadar karşılaşmadığım imalı sözleri, bakışları ile var olmak, girdiğim ortamlarda hep birilerinin beni birileriyle tanıştırma çabalarıyla baş etmek kolay değildi. Arabamın egzozu ses yaptığında camımı tıklatıp saygısızca ve tacizkar bir edayla yapılan uyarılar, karlı havalarda pek çok erkek arabasını almazken, ben alıp gittiğimde, dönüşte park ederken mahalle sakinlerinden gelen sevimsiz yorumlara ve bakışlara karşı durmak, bunları görmezden gelmek hiç basit şeyler değildi. Hafta sonları arkadaşlarımla çıkarken bazı komşularımın ‘maşallah Süheylaanım, siz de geziyorsunuz’ yorumlarına eşlik eden bakışlarını unutmuyorum.

Özet olarak boşanmanın sonuçlarıyla baş etmek kadınlar için, erkeklere kıyasla açık ara ile çok daha zorlu bir süreçtir.

Boşanma sonrası çocuklarla kalan ebeveyn

40 yaşındaydım ama annem ve babam günde 5-6 kere arıyorlar, bulamadıklarında arkadaşlarımı arıyorlardı; erkek olsam bunu yapmayacaklarından adım kadar eminim. İlk günler, eve her döndüğümde annemle babamı kanapede kaygılı bakışlarla oturuyor buluyordum. Eksik olmasınlar, uyum sağlamaya çalıştığımız ve duygusal olarak kırık dökük olduğumuz dönemde çok destekleri oldu, yemeklerimi yaptılar, alışverişimi taşıdılar ama onlar anne-babaydı, kaygılıydılar ve sınırları saptamak onlar için çok zordu. Benim kendi hayatımı kendim için geri almam gerekiyordu, onlarsa desteğe ihtiyacım var kaygısıyla adeta hayatıma el koymuşlardı. Bunu fark eder etmez adım adım, kırmadan, kendi hayatıma kendim sahip çıkmaya ihtiyacım olduğunu belirterek onları sınırladım ve kendi evlerine yönlendirdim. Çocuklarıma ‘annenizden artık siz sorumlusunuz’ dediklerini duyduğumda sert bir çıkış yaptım. ‘Ne demek? Ben onların annesiyim, ben onlara bakacağım, onlar benim çocuklarım, rolleri karıştırmayalım’ dediğimde büyük oğlumun omuzuma pat pat yaparak beni desteklemesini unutamam. Diyeceğim o ki, kadınsanız çevrenin, sizi canı gibi seven ailenizin bile sizi güçsüz konuma sokabildiği, gücünüze sahip çıkmanız gereken bir döneme girersiniz boşandığınızda. Ben yine şanslıydım. Boşanmış anneliğe geçişi karşılaştırılamayacak kadar daha ağır koşullarda yaşayan kadınlar olduğunu biliyorum.

Ne olursa olsun, her koşulda aklı kullanmak, var olan koşulları zorlamak, imkanları, yasaları araştırmak ve kendini, çocuklarını kurtarmak için bir savaş vermesi gerekiyor kadınların, hele ki bu coğrafyada. Bütün bunlara karşı güçlenmek ve sağlam durmak gerekiyor. Oluyor tabii ki, ama kolay olmuyor.

Boşanmanın ve çocuğunuzla kalmanın bir avantajı da özgürce ebeveynliğinizi gerçekleştirebilmek, çocuklarınızın sizinle diğer ebeveyn arasındaki farklılıkları daha net görmeleri ve böylece onların da kafalarının çok daha az karışması. ‘Biliyor musun, anne/baba gitti de rahatladık, artık sütümüzü döktüğümüzde kimse bize kızmıyor’ diyerek anne/babasının evdeki varlığını deli gibi özlemesine rağmen yaşadığı rahatlığı ifade eden çocuklar da gördüm. Ebeveynlerin kendi arzuladıkları ebeveynliği yapabilmelerinin faydalarını özellikle doğru yaklaşan, bilgi ve sevgiye dayalı ebeveynlik yapan anne ve babalara ne kadar anlatsam yetmez. Cocuklar aradaki farkı son derece olumlu olarak deneyimliyorlar. Oysa, aynı evin içinde ‘nasıl ebeveyn olunur’ konusunda derin çelişkiler yaşayan ebeveynlerin çocuklarının iyice şaşkına döndüklerini de gördüm. Benim örneğim buydu, aynısını çocuklarıyla kalan babalara öneriyorum.

Boşanma sonrası çocuğuyla sınırlı zamanlarda görüşen ebeveyn

Şimdi de boşanmış ve çocuğuyla sınırlı zamanlarda görüşen ebeveynin neler yaşayabileceğine odaklanalım. Aynı evde olsun, ayrı evlerde olsun, her ebeveyn çocuğuyla ilişkisinden kendisi sorumludur. Cocuğunu sınırlı zamanlarda gören ebeveyn eğer çocuğuyla yakın bir ilişki kurmak istiyorsa, ilk önerim içten olması, açık olması ve ne yapıp edip Etkili lletişim Becerileri, Duygusal Zeka, Siddetsiz Iletişim konularında bilgi ve beceri kazanmasıdır. Bunu yapan ebeveyn er geç kazanır. Ancak diğer eşe kızgınlığını farkında olarak ya da farkında olmadan çocuklarından çıkaran, çocuklara durup durup eski eşini kötüleyen ve/ya da onunla ilişkilerini engelleyen ebeveyn de er geç kaybedecektir. Boşanmış eşler birbirlerine kızgın olabilirler ve bu duygularını çocuklarıyla da paylaşabilirler, ancak bu kızgınlık çocuğu yönetmeye evrilirse işte o zaman çocuklar zarar görür, çünkü sizin kızgın olduğunuz eski eşiniz her koşulda çocuğunuzun annesi ya da babasıdır.

Çocuğunuzla görüştüğünüz sınırlı saatleri haliyle, değerlendirmek ve onun gönlünü yapmak isteyeceksiniz. Her istediğini yapmak yerine, size de uygun gelen isteklerini yerine getirmek ve uygun olmayanları ‘doğru’ bir iletişimle reddetmek ve içtenliği korumak temel ilke olmalıdır.

Ebeveyninin içtenliğine ve dürüstlüğüne güvenen çocuk onunla bir güven ilişkisi oluşturur ve bu ilişki ikisini de zenginleştirir. Bunun olup olmayacağı ebeveynin elindedir. Gizlileri, saklıları ve yalanları varsa, zaten kısıtlı zamanlarda oluşturulmaya çalışılan bir ilişkide çocuk bunları er ya da geç fark ettiğinde güveni sarsılır ve o güveni yeniden kurmaya koşullar artık el vermeyebilir.

Oksijen maskesi, önce kendinize

O dönemde oksijen maskesini kendime takmadan çocuklarıma faydam olamayacağı gerçeğini yaşayarak bir kez daha anladım. Cocuklar hafta sonları babalarına gittiklerinde yaşadığım rol karmaşasını uzatmamak için Mart içeri pire dışarı örneği, kendimi eve kapatmayıp dış dünyaya attım. Arkadaşlarımla buluştum, her hafta sonu için kendime program yaptım. Ebeveyn çemberlerine katıldım. Hayatımdaki diğer kardeşlerimi o çemberlerde buldum. Dört bir yandan sarılıp sarmalandığımı hissettirdiler bana. En büyük destek yine kadınlardan geldi. Hafta içi anne, hafta sonu insan, kadın, arkadaş, evlat olmayı öğrendim. Bu rol geçişleri ilk başlarda çok ani oluyordu. Uyumlandım. Pazar akşamları çocuklarımı tazelenmiş ve enerji dolmuş olarak karşılayabilmem bu sayede oldu.

Kendinize alan açın – Planlayın

Cocuklarla birlikte kalan yalnız ebeveynlere kendilerine alan açabilmek için kesinlikle plan yapmalarını öneriyorum. Yoksa insanın, o yorgunluk ve yoğunluk içinde suda farkında olmadan kaynayıp giden kurbağadan pek farkı kalmayabiliyor; bunun da kimseye faydası yok, o kesin!

Bu hafta içi, hafta sonu çelişkisi yalnızca rollerin çelişmesi olarak kalmıyordu. Hafta sonlarını restoranlar, keyifli yemekler, toplantılar, konserler ve sinemalarla geçiren çocuklarım, hafta içleri onları hızlandıran, ödevlerini hatırlatan, görevlerini hatırlatan, sabahları tatlı uykularından uyandıran, hadileyen bir anneye geliyorlardı. Onların da, benim de paylaşacağımız, acelesiz keyif dolu anlara ihtiyacımız vardı. Planlamayı öğrendim, geliştirdim. Bazı hafta sonları çocuklarımla paylaşacağım programlar yaparak babadan bir gün geç almasını ya da yarım gün erken bırakmasını rica ettim. Hala bile, çocuklarımla bir konser, bir sinema, dışarıda yenen bir yemek, keyifli bir dost toplantısı organize edebildiğimizde benden mutlusu olmaz; çocuklarımla sırf keyif adına bir şeyler yapma ihtiyacım eksik kalmış yine de, besbelli.

Boşanan ebeveynin yeni partneri

Istatistiklere göre boşananların pek çoğu, bir süre sonra yeni bir ilişki kurmaya hazır oluyor (boşanma sonrası görülen yeniden evlenme oranlarının yüksekliği bunun kanıtı). Bu ilişkinin bir evlilikle sonlanması gerekmese de hayat sürüyor ve seçimlerimiz olabiliyor. Peki yeni kişi çocukla tanışmalı mı? Tanışmamalı mı? Ancak evlendikten sonra mı tanışmalı? Bu soruların yanıtları, kişinin kendi değerlerinde, kendisinin ve çocuklarının ihtiyaçlarında saklı. Benim bu konuda bir tek uyarım var: Yaşamınızda yoğunlukla yer verdiğiniz biri olduğunda, bence çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun, onunla tanışmalı; yaşamınızı birleştirecekseniz de, bu çocuğunuz için sürpriz olmamalı, onunla önceden paylaşılmalı. Neden? Cocuğunuzun güvenini kaybetmemeniz için. Çocuğunuz tepki de gösterse, daha önce sözünü ettiğim gibi, duygusal zeka, şiddetsiz iletişim, etkili iletişim gibi barışcıl iletişim yaklaşımları imdadınıza yetişecektir.

Özet

Hayat düşünce sınırlarımızı aşacak kadar değişken olabilir. Kimi ayrılık ve boşanma süreçlerinde yazıda hiç değinmediğimiz zorluklar ve karmaşalar da yaşanır. Boşanmış anne ve babalar yakınlarından yardım istemekten, yasal haklarını öğrenmekten kaçınmasınlar, bu onların en temel hakkıdır. Bilgilensinler, olanakları zorlasınlar, sırtlarını sevgiye ve bilgiye dayasınlar ki kendi kendileriyle ve çocuklarıyla, var oldukları koşullarda olabildiğince sevgi dolu ve sağlıklı ilişkiler kurabilsinler.

Süheyla Pınar Alper

.

Eğitim Bilimci / Sosyolog, Duygu ve Farkındalık Danışmanıyım. 1995ten bu yana öğretmen, genç, kadın, anne-baba, yönetici (Dünya Bankası, Meteksan vb.) birey ve gruplara duygusal zeka eğitimleri vermekte, iletişim ve duygular konusunda danışmanlık yapmaktayım. Yirmi yıl süreyle ders verdiğim Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden 2008de emekli oldum. 1996da Bilkent Üniversitesi’nde açmış olduğum, her sene güncellediğim ve ‘bebeğim’ diye nitelendirdiğim bir dersimi (Duygusal Zeka, Şiddetsiz İletişim ve Etkili İletişim becerilerinin teori ve uygulaması) 2008-2018 yılları arasında İstanbul Bahçeşehir Üniversitesinde vermeyi sürdürdüm. 2013 yılından bu yana Do-um’da danışmanlık yapmaktayım. Uluslararası EFT Master/İleri EMO, Pozitif EFT uygulayıcısı, Transaksiyonel Analiz Derneği TA ve Çocuk, Ergen, Her Yaş Çocuğu ile Oyunla Terapi sertifikalarına sahibim. Çocuklarla doğrudan çalışmıyorum, anne-babalara ve öğretmenlere danışmanlık yapıyorum.
Nisan 2018’de, Attachment Parenting International’dan, Attachment Parenting Türkiye Şiddetsiz Şefkatli Ebeveynlik Lideri akreditasyonumu aldım.

Görsel:
www.oprah.com

Bunu Paylaş:
0

Okul!

“Ne anlam ifade ediyor sizin  için bu sözcük?”

Belki bazılarımız için çocukluk hatıralarından fırlayan korkulu bir rüya,  bazılarımız için ise nefes alınan bir yer. Benim için dış dünyaya açılan bir kapı,  içinde kelimelerin, arkadaşların, oyunun olduğu evden, ev işlerinden uzakta geçirilen bir kaç saat anlamına geliyordu.

O zamanlar hatırladığım kadarıyla bütün kız arkadaşlarım okulu seviyordu.  Çünkü biz bol ev işinin, bol çocuğun ve bol sorumluluğun  olduğu bir köyde doğmuştuk. Okula gitmek demek evin boğucu havasından kaçmak demekti. Oyun oynamanın o kadar iş dururken “şımarıklık” sayılmadığı bir yerdi.  Köyler şimdiki gibi şehir havasından sıkılmışların gidip dinlendiği, doğal beslenme tutkunlarının akın ettiği yerler değildi. Küçücük evlerde  çoluk çocuğa yetişmeye çalışan, tarladaki işlerden, sağılacak ineklerden, kışın yakılacak soba için taşınacak odun kömürden,  su taşımaktan, bahçe bağa bakmaktan sıtkı sıyrılmış anneler,  yeni ayaklanmaya  başlayan  çocuklara hele de kız çocuklarına hemencecik sorumluluğu veriveriyordu. Yaş farketmeksizin büyük abla kendisinden küçüklere bakmak, büyük erkek çocuk ise tarlada bağda bahçede tüm işlere yardım etmek zorundaydı.  İşte benim için de okul sihirli bir zaman dilimiydi. Başka bir dünyaya girmek demekti. Okumaya devam et Okul!

Bunu Paylaş:
0