Esra Gül Coşkun’un Pozitif Doğum Hikayesi- 2

Bir Doğum Hikâyesi: Ömer Tuna

Dakiklik huydur bizde…

 

Evet, oğlum da kızım gibi tam beklenen gününde doğdu. 8 Haziran gecesi, 3.20’de. Gerçekten dakikler mi yoksa ben kendimi o tarihe şartlandırıp bedenen ve ruhen hazırlandığımdan mı onu bilmiyorum işte.

 

İlk doğumumla benzerlikler içeriyordu bu da. Annem doğuma on sekiz gün kala yanıma geldi memleketten. Ayşe Ece’de 17 gün kala gelmişti. Bu 17 gün içinde evde yapılacak işleri yaptık beraber; daha doğrusu o dikiş makinesinin başındaydı, ben de evde dört dönüyordum. Bunun bir adı vardı, yani bebek gelmeden önce annenin evi dip bucak temizleme, düzenleme isteğinin. Ben de evde ne kadar atılacak, birilerine verilecek şey varsa ayırdım. Yıkanacaklar, ütülenecekler… Salondaki halımı da doğumdan iki gece önce sildim mesela. Kolay doğum yapmamın nedenlerinden biri de buydu sanırım, doğuma kadar hareket halinde olmam.

 

Gelelim o güne… 7 Haziran’ı 8’ine bağlayan gece geldi oğlum dünyaya. Evde eşim, kızım, annem ve Ramazan’dan bir gün önce gelen erkek kardeşim vardı. Saat 12’ye gelirken uyku bastırınca yatayım dedim. Çok çok hafif, sancıya benzer dalgalar vardı ama pek de umursamadım. Kızım çoktan uyumuştu. Annem ve diğerleri ayaktaydı. Hemen uykuya daldım, saat ikiye beş kala sancıyla uyandım. Evdekiler sahur için mutfak masasının başındalardı. Beni görünce hayırdır dediler, ben de şakayla, doğuruyorum dedim. Gerçekten mi dedi eşim. Gerçekten dedim. Aslında önceki gün, yani 7 Haziran’da akşam yedi civarında çok hafif bir pembelik gelmişti, nişan dedim kendi kendime ama anneme de söylemedim, erkenden heyecanlanmasın diye. Sonra gece o sancılar da olunca tamam dedim, oğlumuz geliyor.

 

Ev halkı masadayken ben lavaboya gittim birkaç kez. Vücudum kendi kendine lavman yapıyordu.

 

Sonra Ahmet, hadi hastaneye gidelim dedi. Önceki doğumda kendisi evde olmadığı için müdahale edememişti. Bunda kesinlikle hastaneye gideceğiz diyordu. Ben de hemen gidilir mi öyle, sancılarım sıklaşsın dedim. Aslında sıktı ama ben pek umursamıyordum. Evde dolaşıyordum. Bu sırada herkese birer görev verdim. Anne sen şu dualar oku, Mustafa sen bunu oku, Ahmet sen de bunları diye. Sonuçta işin manevi boyutu çok önemli. Doğumu kolaylaştıran şeylerden biri de buydu: Bol dua… Bu sırada benden dua isteyen herkese de ettim duamı. İnsanlar sancıların arasında onu mu düşünüyorsun diyor ama gerçekten de nasibi olan herkes aklıma geldi, gelmez dediğim kişiler bile.

 

Bu sırada saat iki buçuğu geçmişti. Ben artık gezecek durumda değildim. Yatak odasındaydım. Yatağın aşağısına bir yastık koyup diz çöktüm, sancılar arasında tıpkı ilk doğumumdaki gibi fena halde uyku bastırıyordu. Ben bu sırada dualar okuyordum, seni yaratanla böyle bir anda bağ kurmak inanılmaz bir duygu. Kendini bulunduğun yerden soyutlanmış hissediyorsun. Bambaşka bir âlemdesin. Annem de sırtıma, belime masajlar yapıyor, dualar okuyordu. Ahmet arada kapıdan bakıyor, geri gidiyordu. Daha doğrusu gidiyormuş, ben hiç fark etmedim. Sonradan sen orda bir doğurdun, ben dokuz diyecekti. Ben de iyi ki doğumum çok uzun sürmedi diyecektim 🙂

 

Evet, sancılarım sıklaşmıştı; Ayşe Ece’de sancılarımın sıklığını falan hep not etmiştim. Bunda her şeyi kendi akışına bıraktım. Kendi kendime sürekli kendimi, kaslarımı serbest bırakmam gerektiğini söylüyordum. Oğlumun hareket ettiğini, gelmeye çabaladığını hissedebiliyordum. Sonra ıkınma hissi geldi. Çok yavaş, kendimi çok sıkmadan ıkınmaya başladım. İlk önce suyum geldi. Ayşe Ece’de bu aşamaya gelmem iki saatten fazla sürmüştü. Bunda bu kadar kısa sürünce annem bile bebek geliyor mu dedi. Ben de sanırım dedim, çünkü öyle hissediyordum. Çok sürmeden daha büyük bir baskı hissedince elimi aşağı götürdüm ve oğlumun kafasına dokundum. Yumuşacıktı. Küçük bir ıkınmadan sonra kafası çıktı. Sonra annem de kafası çıktı, haydi bir daha ıkın dedi ve ben yine gülerek, büyük bir mutlulukla bir kez daha ıkındım, hani şu hep dua edenlerin Allah bir avazda kurtarsın dedikleri avaz var ya, işte bu o avazdı sanırım 🙂 Bağırmasam da güçlü bir inleme eşliğinde ıkındım ve oğlum, bir balık gibi kayarak bu dünyaya geldi, yere yumuşak bir inişle. Hemen kucağıma aldım, durmadan şükürler olsun diyerek, gülerek. Kısa bir süre ağladı. Sonra kucağımda sustu, bir eliyle de tişörtümün yakasına yapışmıştı. Hemen oradaki bir örtüye sardık. Bu sırada Ahmet ve kardeşim gelmişti, kardeşim doğum fotoğrafçısı olarak yeğeninin ilk fotoğraflarını çekti kucağımda 🙂 Ahmet’e havlu getirmesini söyledik, birkaç başarısız denemeden sonra doğru havluyu getirdi 🙂 Sıra göbek bağını kesmeye gelmişti, önceden hazırladığımız (evet, evde doğum yapmaya kararlıydım yine) makas ve ipi getirdi annem. Yine ben kestim göbek bağını ve yine ben bağladım. Oğlumuzu güzelce sarıp sarmaladıktan sonra sıra bebeği besleyen plasentayı, yani eşi doğurmaya gelmişti. Birkaç ıkınmadan sonra o da doğdu, tıpkı bir kalbe benziyordu, üstünde damarlarıyla.

 

Ben hemen duşa girdim, temizlenip gelince oğlumu kucağıma aldım. Göğsüme koyunca kendiliğinden memeyi buldu ve sütüm hemen geldi. Bunu hep söylerlerdi ama kendim yaşayınca mucize gibi geldi. Ve oğlum iki memeyi de yaklaşık birer saat emdi. Sonra da tatlı bir uykuya daldı.

 

Kızımda acemilikten bu emzirme kısmında hatalar yapmıştım. Doğumdan hemen sonra bir kere göğsüme koymayı denemiş, hemen almayınca vazgeçmiştim. Sonra da hemen hastaneye gitmiştik ve işlemler, şu bu derken kızım dört saat sonra emebilmişti. Bu da sonradan tam olarak sarılık olmasa da buna benzer bir durum yaşamasına neden olmuştu. En azından nedeninin bu olduğunu düşünüyorum ben.

 

Emzirmeden sonra oğlum uyurken ben de uyuyayım desem de ilk doğumumdaki gibi gözüme bir damla uyku girmedi. Oğlumu seyrettim ben de, onun sık sık nefes alıp vermesini, arada gülümsemesini… Sonra annemle sohbet ettik. Ahmet’i uyumaya ikna etmiştim, biraz dinlensin diye. Bu sırada saat altıya geliyordu. Yeni güne evde yeni bir nefesle merhaba diyorduk.

 

Sabah sekiz buçuğu geçince doktorumuzu arayıp randevu aldık. O da on bir buçukta orada olmamızı söyledi. Hastanedeki muayenemde durumumun iyi olduğunu, sadece bir yırtığım olduğunu, onun da aradan zaman geçtiği için dikilemeyeceğini, kendi kendine kaynamasını bekleyeceğimizi söyledi.

 

Ama hastanede yatmaktan kurtulamadım yine de. Bana evde doğum yaptığım için ortam şartlarına güvenilemeyeceğinden (ki bence ev ortamı hastaneden çok daha temiz ve güvenli) sekizer saat arayla üç doz antibiyotik verildi serumla, oğlumuzun kontrolleri ve ilk aşısı yapıldı; ertesi gün de öğlene doğru hastaneden çıktık. Bu arada kilosu 3.680 kg, boyu 50 cm’miş bizim küçük adamın.

 

Sonuçta bu ilkine göre çok daha içime sinen, daha az keşkesiz (hatta neredeyse hiç), daha kolay, daha hızlı ve kendimi daha rahat hissettiğim bir doğum oldu. Dikiş olmadığı için sonrasında da çok rahat(t)ım. Bu doğumda da toplamda 11’e yakın kilo almıştım ve doğumun onuncu gününde kilolarımın hepsi gitmişti.

 

Bugün Ömer Tuna 12 günlük oldu ve ben onu her geçen gün daha çok seviyorum.

 

Aslında daha yazmak istediğim bir sürü şey var doğum süreciyle ilgili ama ilerleyen günlerde, fırsat buldukça yazmayı umuyorum.

 

Ve kapanışları beceremeyen biri olarak iyi dileklerimle bitiriyorum, Allah isteyen herkese bu güzel duyguları tattırsın ve herkese en az benimki kadar güzel bir doğum yaşatsın. Âmin 🙂

1988’de Adana’da doğdum. Ortaokul yıllarımdan beri hayalim olan çevirmenlik mesleği için Hacettepe’yi kazanana kadar Adana’da yaşadım. Üniversitenin sonuncu yılında hayallerimi gerçekleştirip kitap çevirmenliği yapmaya başladım. Dört yılın ardından tekrar memlekete döndüm ve 2011’de evlendim. 2014’de kızımı, 2016’da oğlumu kucağıma aldım. Bana göre büyük bir nimet olan evden çalışma sistemiyle çevirilere hala devam ediyorum. Bunun dışında örgü örmeyi, dikiş dikmeyi çok seviyorum ve bu hobilerimi sevimli bebek battaniyelerine, çocuk elbiselerine dönüştürüp İnstagram üzerinden sevenleriyle buluşturuyorum. On yıl sonra kendimi çocuk gülücükleri, kitaplar, rengârenk kumaşlar ve örgü ipleriyle çevrili olarak görüyorum

 

Bunu Paylaş:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir