Nasıl Empatik Ebeveyn Oldum?

Bu yazı, nasıl empatik ebeveyn oldum?  Sorusuna verilen bir cevap olarak kayıtlara geçsin…

Bu arada ben ebeveynlik sürecimi bir yolculuk olarak görüyorum, dışardan bakanlar empatik olduğum geri bildirimini veriyor, oysa ben de hepiniz gibi her gün hem kızımla ilgili ama en çok da kendimle ilgili yeni şeyler öğreniyorum. Bu arada kızım yaklaşık iki yaşında.

Kendimi bildim bileli bende bir sorun vardı; uyumla , aidiyetle,  huzurla  ilgili. Tam  olarak tespit edemediğim, sürekli uzaylı gibi hissetmeme sebep olan bir  sorundu bu. Hiçbir ortama uyum sağlayamıyor her yerde sürekli benden bekleneni yerine getirmeye çalışıyor, hiçbir zaman dışarı yansıyan kimliğimin yeterince iyi olup olmadığından emin olamıyordum.  Bildiğim kadarıyla sevilmek veya mutlu olmak için yapılması gereken buydu, uyumlu olmak, beğenilmek vs. Ama işin kötü yanı ne kadar çabalarsam çabalayayım,  dışardan sürekli takdir de görsem, hep bir sahtelik hissi ile boğuşuyordum, sanki gerçek dışıydım… Sahi ben kimdim? Etrafımdaki insanlara sorsanız iyi bir insanın özelliklerini sayarlardı muhtemelen benimle ilgili, ama bana sorsanız faciaydım, huzursuz mutsuz ve uyumsuz… Bende yanlış bir şeyler vardı, üretim hatası gibi, hiçbir yere uymayan bir yapboz parçasında olduğu gibi… Kendimi hep bir yük gibi görüyordum, yanlışlıkla dünyaya fırlatılmış bir çocuk, istenmemiş, varlığından rahatsız olunmuş…Varlığımı haklı çıkarmak için hep bir uğraş içindeydim, sanki yeterince uğraşırsam var olmuş olmanın utancını bir miktar üstümden atabilirmişim gibi…

İşte dostlar bu kimliğe sahip olan ben, yıllar yıllar boyunca sürüklendim. Sonra bir gün bendeki bu arızaların ‘bağlanma’ denen bir şeyin sonucu olduğunu anlamama sebep olan bir kitap okudum. Vay  be dedim, benim gibi üretim hatalarının altında yatan sebep buymuş. İlginç  tarafı ise;  okuduğum kitapta iyileşebileceğimiz yazıyordu, anlaşılan kimse açık açık  bahsetmese de , benim gibi bu  hislerle boğuşan çok sayıda insan vardı. Tedavi mümkündü. Tedavi şuydu;  gerçekleştirmek üzere dünyaya geldiğimiz  ‘ bağlanma’  denen süreci bu defa bilinçli bir şekilde bir ilişki içinde gerçekleştirmek. Bu benim için çok umut verici bir keşifti. Bunun üzerine kendi kendime ömrüm boyunca sorduğum soruları,  kendime anlatıp durduğum hayat hikayemi,  şefkatli ve beni olduğum gibi kabul eden ve koşulsuz seven ablama anlatmaya başladım. Düşündüklerimi sansürsüzce yazmaya başladım. Bazen yırttım yazdıklarımı bazen tekrar tekrar okudum. Artık çözümü biliyordum, eğer acı verici çocukluğumu sansürsüz bir şekilde ve eşlik eden tüm duygularımla beraber,  beni olduğum gibi yargılamadan kabul edebilen birine anlatırsam ( alice miller bu kişiye aydınlanmış tanık der;  çocukluk hikayenizi yansıtacağınız ayna olarak,  kazanılmış güvenli bağlanma sağlayacağınız kişi) iyileşecektim.

İşte paragraf paragraf zihnime  hikayemi yazma sürecim hala devam ediyor. Süreç devam ederken kızım doğdu… Çok istedim ve çok bekledim kızımı;  kavuşmamız uzun ve zorlu bir sürecin sonunda oldu. Düşüncesi ile beni havalara uçurmaya yetecekken kızım doğduktan sonra beni bir kasvet kapladı… Aklıma daha önce varlığından haberdar olmadığım bir sürü düşünce geldi, sanki pandoranın kutusu açılmıştı kızımın doğumuyla. Hem çok mutlu hem de çok ama çok karamsardım, sanırım daha yapacak çok iş vardı. Ablamın işi henüz bitmemişti, o benim aydınlanmış tanığımdı. Şimdiye kadar yazdığım hikaye açık hafızamdan gelen bilgiler ile olmuştu. Sıra bedenimin hafızasında idi, örtük anılarım alarm veriyordu.  Bebeğimin doğumu kendi bebekliğimi su yüzüne çıkarmıştı; ağlamaları beni uçuruma düşürüyordu, kızımın tüm duygusal ihtiyaçları bende yoğun bir yas uyandırıyordu… Benim kucağımdan başka yere geçince acı içinde kıvranıyordu, derhal kucağıma geri alıp sakinleştiriyordum, onun anneden ayrı kalmasının acısı bende bir volkanın ağzını açıyordu… Kendi terkedilmişliğim, yasım, acım ortalığa saçılıyordu. Gerçekten çok zordu dostlar. Anne olunca anlarsın anneni demişlerdi, oysa ben anne olunca daha da anlayamadım. Nasıl olur da bebek olan beni anlamazdı ve benim varlığımdan memnun olmaz,  beni duymaz ve görmezdi annem… Hiç ama hiç anlayamadım o zamanlarda. Anlamak için gidecek çok yolum vardı, ama anlamanın affetmeye yetmeyeceğini anlamam için de yolum vardı daha. İşte ben bebeğimin ilk yılında onun her zorlanmasında iki kişilik iş yaptım, hem kendime; kızımın ihtiyaçlarının tetiklediği acımı ve yasımı tutarken annelik ettim, hem de kızıma;  sürekli empati yaparak onu daha yakından tanımaya ve ihtiyacını anladıkça karşılamaya çalıştım. Kendi acılarım için çok ağladım, balkona çıktım kendime sarıldım, ablama anlattım, yazdım, yeni çocuk sahibi olmuş birkaç iyi dostuma da kısmen açtım,  sevilmemiş olmanın doğurduğu utancın içinden geçtim. Tüm bunları yaptıkça meğer ben kendimi olduğum gibi kabul etmeye başlamışım. Sonradan anladım.  Artık ‘niye böyle hissediyorsun?’ diye kendime çıkışmayı bırakıp ‘acaba niye böyle hissediyorum’ diye kendi kendimle tatlı tatlı konuşur olmuşum. İyi olmuş yani. Tutulan yaslar ve ortaya çıkan anılar meğer beni adım adım iyileştirmeye başlamış. Kendimi içimde coşkuyla akan nehre bıraktım, yüzeye çıkan tüm acıları karşılayıp anlamaya ve yasımı tutup da kabul etmeye çalıştım. Kendime dedim ki; ‘herşeyinle, olduğun gibi;  tüm geçmişin ve kararların ve beceriksizliklerinle,  acemiliklerin ve zaaflarınla kabulümsün Serap’. İşte bu çok iyi geldi dostlar. İçimdeki cehennemle savaşmayı bırakıp onun içinden geçmeyi tercih ettim. Öncelikle hepsinin sorumluluğunu üstüme aldım, öfkemin sorumluluğunu mesela, dünyaya düzene ve aslında hiç tanımadığım insanlara küfretmeyi bırakıp tüm olayların bende uyandırdığı duyguların izini sürdüm. Öfke kabul edilince insanda bir dönüştürücü güç oluyor, öfke ve hayal kırıklığına çok değer veriyorum. Bana kendimle ilgili çok şey öğretiyorlar.

Kızımın ilk yılından sonra şiddetsiz iletişim kitabını okudum, duygularım ve ihtiyaçlarım konusunda öğrenmeye devam ettim böylece. Sonra üzerinde çalıştıkça başka bir şey oldu, şiddetsiz iletişim ( henüz çok acemi olduğum halde) beni gerçeğe yaklaştırdı. Hep hissettiğim o sahtelik hissi vardı ya, uçup gitti, şimdi artık insanları gerçek boyutlarında ve derinliklerinde algılayabilmeye başladım. Nasıl anlatılır bilmiyorum, şiddetsiz iletişim doğanın işleyişi gibi bir düşünme biçimi, bilinç kayması; iyi/kötü veya doğru/yanlış gibi tüm sınıflamaların ve tüm yargı ve etiketlerin bizi birbirimizden ve kendi kendimizden nasıl ayrı düşürdüğünü, dünyadan ve doğadan kopardığını anladım şiddetsiz iletişim ile; doğru veya yanlış diye bir şey yok;  olaylar , davranışlar ve bunların kişilerde uyandırdığı duygular var, duyguların ve düşüncelerin yönettiği davranışlar ve bu davranışların etrafta oluşturduğu başka duygu ve davranışlar, bir bağlantı ve ilişki ağı… En gerçek gerçek bu.  İnsanları yargıladığımı veya bir genelleme yaptığımı fark ettiğimde  gözlüğümü bulandırdığımı  söyleyen bir uyarı doğuyor içime , ‘gözlüğünü sil’ diyorum kendime. Şiddetsiz iletişim bana;  hepimizin aynı hamurdan yoğurulmuş, kıpır kıpır atan kalpleri olan, kanlı canlı 3-4 boyutlu canlılar olduğumuzu her an ama her an hatırlatıyor. Bu düşünüş şekli bulaşıcı, dilerim ki tüm dünyaya bulaşsın… Nasıl empatik ebeveyn oldum sorusunun en kesin cevaplarından birisi buydu; bana şiddetsiz iletişim bulaştı, artık düşünme şeklim değişti, bundan en çok ben; kendimle ilgili düşüncelerim ve kendi kendimle ettiğim sohbetler için faydalandım, sonra da kızım sanırım. Onun her hareketi veya davranışını;  ‘neye ihtiyacı var acaba?’ diyerek okumaya başladım. Çocuğumun yaptığı her şeyin onun için çok gerekli ve özgün bir sebebi olduğunu düşündüğüm için disiplin gibi bir meselem olmadı, benim için disiplin bir denge meselesi; mevcut olaydaki tüm kişilerin ihtiyaçları nedir? Olduğu kadar bu ihtiyaçlar nasıl karşılanır? Kızımın ihtiyacı o anda karşılanamayacaksa da ortaya çıkan hayal kırıklığı, öfke veya üzüntüye kucak açmaya çalıştım. Ona mevcudiyet sunmaya, kalbimi her ama her olayda açmaya… Her defasında yüzde yüz böyle oldu mu peki? Hayır, kendi tetiklenmem nedeniyle olayı net göremediğim, farkındalığımın yüksek olmadığı birçok an’ım oldu, bununla beraber farkındalığım ve netliğim geri geldiğinde her defasında durumu değerlendirip, olayı zihnimde tekrar oynatıp kendi ihtiyacımı ve çocuğumun ihtiyacını netleştirdim. Gerekirse kendime ve kızıma pansuman yaptım, olayı tekrar açıkça konuşarak.

Diğer bir cevap da Türkçeye bilinçli farkındalık olarak çevrilen ‘mindfulness’ egzersizleri ve bu konudaki çabam olabilir. Yine sanırım kızımın 1 yaşına girmesinden sonra ‘Akılgözü’ isimli kitabı okudum. Bilinçli farkındalığın beynimizin inşasını/yapısını nasıl dönüştürdüğünü öğrendim. Sonra en temel egzersizi akşamları uyumadan önce yapmaya başladım. Hiç öyle aklınıza  havalı bir şekilde döşenmiş  bir odada yoga matı üzerine oturmuş fit bir kadın gelmesin… Gayet de kızımla yan yana yatarken, emip de uykuya daldıktan hemen sonra, uykuma yenilmeden önce birkaç dakika nefes egzersizleri yapmaya başladım. Bilmeyenler için anlatayım; dikkatimizi bulunduğumuz an’da tutabilmek için eğitmek için önce basit egzersizlerle başlıyoruz. Yapabildiğimiz kadar uzun bir süreliğine gözlerimizi kapatıp dikkatimizi kendi belirlediğimiz sürekliliği olan bir durum veya algımız üzerine yoğunlaştırıyoruz. Dikkatimizi bilinçli olarak bir algımız üzerinde tuttukça dikkatimizi eğitmiş oluyoruz, kendi algılarımız, duyularımız, vücudumuzdan gelen sinyaller, duygularımız ile ilgili verilere dikkatimizi daha kolay verebilir hale geliyoruz. Hatta dikkatimizi kendi zihnimizden geçen düşüncelere de kaydırabiliyoruz, böylece o düşünce bir davranışa  (mesela konuşma) dönüşmeden önce bir bekleme ve değerlendirme süremiz olabiliyor, ya da tüm vücudumuz bir duygu ile dalgalandığında o duygunun etkisinde otomatik tepkiler vermek yerine mevcut durumu fark etmek ve harekete geçmeden önce kendi duygumuza ve ihtiyacımıza empati verebilmek için de zamana ve o zamanı kendimize verebilmek için de bilinçli dikkatimize ihtiyacımız oluyor. İşte ben nefes ile başladım, sürekliliği olan bir durum olduğu için dikkatimi burnumdan girip ciğerlerime dolan sonra da dışarı çıkan nefesimde tutmaya çalıştım. Dikkatim her dağıldığında elinden tutup tekrar nefesime odakladım. Yazması kolay yapması zor, ama geceleri bu egzersizi yaptıkça  bir şey oldu. Gün  içinde  dikkatimi o an yaşadığım an’a getirip,  tepki vermeden önce , kendi vücudum, duygularım ve aklımdan geçen düşüncelere odaklayabilmeye ve  sonra da karşımdaki kişinin beden dilini ve sözcüklerini fark edip  bana bulaşan (rezonans) duygularının ne demek istediğini daha kolay anlayabilmeye başladım. Dikkatim gittikçe kuvvetleniyordu sanırım. İşte empatik ebeveynlik yapmamı kolaylaştıran en önemli şeylerden birisi de budur. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum, hayal ettiğim yoga ortamına kavuşursam hızlanabileceğimi umuyorum 🙂

İşte tüm bu süreçler bir reçete değil de ilham olsun isterim… Kendime nasıl şefkat duymaya başladığımın da hikayesi aynı zamanda bu, çünkü empatik ebeveynlik yapmaya çalışırken öğrendiğim her şey benim kendime empati yapmama, kendimi olduğum gibi kabul etmeme ve kendimi kabul ettikçe de   şefkat duyabilmeme sebep oldu.  Empati  aslında hepimizin sahip olduğu ama sanırım kullanmaya kullanmaya güdük bıraktığımız bir becerimiz. Ben o beceriyi suladım, büyüttüm, çok memnunum, benzer kara deliklere çat diye her düştüğümde tekrar çıkmamı ve düştüğüm delikten birşeyler öğrenmemi sağlayan şeydir empati. Çok da karışık değil aslında; Marshall hocamızın dediği gibi; dikkatimizin ışığını anlama niyetimizin üzerine tutmak… Çok kolay, niyet ettikçe denedikçe yaşadıkça öğrenilen ustalaşılan bir süreç bu. Sevgilerimle…

Uzm.Dr. Serap Reyhanioğlu Arıkan

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

www.attachmentparentingturkiye.com

https://www.facebook.com/serapreyhaniogluarikan/

http://instagram.com/serapreyhaniogluarikan

Pediatrist, Attachment Parenting Savunucusu, kitap kurdu, anne ve  bağlantı olgusunun evrenin üzerine oturduğu eksen olduğuna, insanın diğer insanlarla ve doğayla olan bağlarının onu hayatta tuttuğuna, güvenli bağlanmanın her yaşta gerçekleştirilebileceğine inanan bir yolcu…

Bunu Paylaş:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir