Ödül ceza mıdır, ceza ödül müdür?

Birçok ebeveyn “Çocuğumu nasıl kontrol altında tutarım?” sorusuna  kültürümüzde oldukça yaygın yöntem olan “tehdit, ceza, rüşvet ve ödül ile” cevabını verir.

Aileler genellikle tüm bu koşullu ebeveynlik yaklaşımlarında ödül (övgü, olumlu pekiştirme vs.), ceza (şaplak, fiziksel ceza azarlama, mola vb.) ve diğer kontrol yöntemlerinin çocuklar üzerindeki kısa ve uzun vadedeki etkilerini sorgulamazlar.

Ödül ile cezanın amaçları, işlettikleri mekanizma ve yarattıkları sonuçlar benzerdir. Kısacası, ödül ile ceza aynı madeni paranın iki yüzüdür, ama o paranın alım gücü pek yoktur.

Bu yazıda ödülün ve cezanın ne olduğunu ve neden kullanılmaması gerektiğini irdeleyeceğiz.

Ödül Nedir?

Ödül belli bir davranışın oluşması ya da istenmeyen bir durumun ortadan kalkması amacıyla verilen ve bu kişi açısından cazip olan nesne ya da aktivitedir. Bu nesne/aktivitenin ödül olmasının nedeni bir “koşula” bağlı olarak sunuluyor olmasıdır. Örneğin çocuğa “yemeğini bitirirsen parka gidebilirsin” diyen bir anne, yemeğini bitirmesi koşuluyla parka gitmeyi ödül olarak sunmuş olur.

Ödül, psikolojide “Davranışçılık” olarak bilinen ve B.F.Skinner’in öncülük ettiği bir yaklaşımdır. Buna göre;  her eylemi bir ödül getirip getirmediğine ve pekiştirilip pekiştirilmediğine göre belirler ve tamamen davranışa odaklanır.

Ödül çocukları nasıl olumsuz etkiler ?

  1. Ödül gerçek öğrenmeyi, ilgiyi engeller. Kalıcı öğrenme için iç kaynaklı motivasyon gereklidir. Bu motivasyon da yaptığınız işi, işin kendisi yüzünden sevmenizdir. Çocuk öğrenmekle ilgili içsel bir motivasyon hissetmiyorsa öğrendiği bilgiyi uzun süre belleğinde saklayamaz, unutur, ödül almak için yaptığı işe olan ilgilisini yitirir.
  2. Amaç-araç sapmasına yol açar. Ödülle ödev yapan çocuk, ödevi araç, ödülü amaç olarak görür. Hatta çocuk ödevi ödüle engel olarak görerek ödevden soğur. (Örneğin, bilgisayar oynama ödülüyle ödevini yapan çocuk; ödevi araç, ödülü amaç olarak görür.)  Amaç da araçtan daha değerli olduğu için, ödeve (araç) olan ilgisi azalır. Bu nedenle çocuğa ödülle bir iş yaptırmak doğru değildir. Onun yerine neden ödevi yapmak istemediğini sormak ve ona çözüm bulmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşımdır.
  3. Övgü ile  ödüllendirilen  çocuk, başarılarından gurur duymayı beceremez, hatta neyin bir başarı olduğunu bile anlayamaz övgü bağımlısına dönüşür ve yetişkinliğinde sürekli birinin onaylamasına (eşinin, müdürünün onu övmesi halinde  coşar ya da bu durumun tersi olduğunda mutsuz olur.) ihtiyaç duyar.
  4. Övgü çocuğun öz güvenini, öz saygısını olumsuz etkiler. Öz güveni arttıran  mekanizma, öz yeterlilik inancıdır. Ödül, çocukta koşullu özsaygı oluşturur yani “ben bu becerileri yerine getirirsem  başarılıyım, ailem tarafından sevilen, değer gören biriyim” ya da “başarısız olduğumda değersizim, beceriksizim” şeklinde dalgalı bir benlik algısı yaratır.
  5. Ödül ve rekabet yargı ortamı yaratır. Çocuk kazansa da kaybetse de kendisini değersiz hisseder.  Kazanınca öz benliğiyle değil de davranışıyla kabul gördüğü için değersiz hisseder.
  6. Ödül dışsal bir kontrol mekanizması olduğundan kendini denetleme yeteneğini de olumsuz etkiler. Ödüllendirmeler yoluyla yetiştirilmiş bir çocuğun kendini denetlemesi  mümkün değildir. Bu da öz denetimden yoksun yetişkinler yaratır.
  7. Ödülün olduğu yerde öğrenme, yaratıcılık ve gelişim durur. Çünkü yaratıcı olmak ve özgün eserler ortaya koymak kişinin iç motivasyonuna bağlıdır. Bir şey yapabilmek için dış motivasyonlara bağımlı olmuş bireylerin esnek düşünme becerisi körelir.
  8. Ödül çocuğun sorumluluk bilincini öldürür ve muhakeme becerisini köreltir.
  9. Ödül çocuğun davranışını kontrol eden bir mekanizmadır. Ödülle iş yapan çocuk, kendini kontrol edilmiş hisseder.
  10. Çocuk bir işi zorla ve ödül için yapıyorsa bu dış motivasyondur.  Bir işi sevdiği için yapıyorsa bu iç motivasyondur. Bir insan hayatta olup bitenleri ne kadar kendi kontrolü altında görüyorsa o kadar iç kontrol odaklıdır. Ne kadar kendi kontrolü dışında görüyorsa o kadar da dış kontrol odaklıdır. İç kontrol odaklı kişiler başarılı ve mutludurlar, dış kontrol odaklı kişiler ise kendilerini piyon olarak görürler.
  11. Ödül bir yapay sevgi aracıdır. Gerçek sevgide odak bireydir, yapay sevgide odak davranıştır. Ödül bir değerlendirme yöntemidir. Ödüle ulaşanlar başarılı, ulaşamayanlar başarısız kabul edilir.
  12. Ödül çocukta stres yaratır. Ödülün büyüklüğü arttıkça, stres düzeyi de o kadar artar.
  13. Ödül amaç olduğunda, çocuklar hep kolay işleri seçerler. Zor görev ve ödevleri seçmemeyi öğrenirler.
  14. Ödül var olan değerlere zarar verir. Yeni değer de kazandırmaz. Değerler içselleştirme yöntemiyle kazanılır, ödül kullanıldığında değerler dışsallaşır.
  15. Araştırmalar ödül vaadiyle harekete geçirilen bireylerin daha kötü iş çıkardığını, daha niteliksiz düşünceler ürettiğini, daha az öğrendiğini, hatta ahlaki ilkeleri robot gibi uygulamaktan öteye gidemediğini ortaya koymaktadır. Ödülle öğrendiğimiz yegâne şey, ödül karşılığında itaat hatta biat etmektir. Kazanç ise ödül bağımlılığından ibarettir.

Ceza Nedir ?

Ceza, çocukların gelecekteki davranışlarını değiştirmek amacıyla hoş olmayan bir olay veya durum yaşamalarına yol açmak veya hoş olan bir deneyimden yoksun bırakmaktır. Ceza yaramazlık (!) yapan çocuğa yaptığı hata nedeniyle bir bedel ödetmektir.

Ebeveyn çocuğunun uygun görmediği davranışını değiştirmek, ona net bir mesaj vermek için bağırabilir, fiziksel şiddet uygulayabilir ya da çocuğu arzulanan objeden/etkinlikten yoksun bırakabilir.

Otoriter ebeveynlerin çocuklarını cezalandırma olasılığı daha yüksektir. Onlara göre ceza daha çok bir şaplak gibi, fiziksel acı ve ıstırap vermek anlamına gelir.

Ceza çocukları nasıl olumsuz etkiler?

  1. Ceza, çocuğa kendini nasıl kontrol edeceğini öğretmek yerine, çocuğu kontrol etmekle ilgilidir. Ve genellikle, ceza çocuğun kendisi hakkındaki düşüncelerini, benlik algısını değiştirir ve olumsuz etkiler. Sert cezalara maruz kalan çocuk, “Doğru olamayan bir davranışta bulundum.” yerine “Ben kötü, beceriksiz, aptal bir çocuğum.” diye düşünmeye başlar ve buna inanır.
  2. Ceza, çocuğa kendini kontrol edemeyeceğini öğretir. Çocuk tarafından alınan ve öğrenilen mesaj, ebeveyninin onun davranışlarını sürekli kontrol etmesi gerektiğidir çünkü bunu kendi başına yapamıyordur.
  3. Ceza, daha uygun veya istenen davranışlarla ilgili herhangi bir bilgi sunmaz. Çocuk belirli eylemleri gerçekleştirmeyi öğrenirken, ne yapması gerektiği konusunda gerçekten bir şey öğrenmez.
  4. Cezalar, çocuğa nasıl davranılacağını öğretmez. Örneğin kardeşine vurduğu için bir şaplak cezası alan bir çocuk, çatışmanın barışçıl yollarla nasıl çözüleceğini öğrenmez. Bunun yerine, vurmanın neden sorun olduğu konusunda kafası karışır, ona şaplak atmanın normal olduğunu fakat kardeşine vurduğu için anne/babası tarafından fiziksel şiddete maruz bırakıldığını düşünür.
  5. Ceza, gücün nasıl kullanılacağına dair bir model teşkil eder. Çocuklara fiziksel cezalar vermek onlara, şiddet kullanmanın, sorunları çözmek için kaba kuvvet uygulama örneklerini gösterir.
  6. Ceza çocukların, neden böyle davrandığına veya daha başka nasıl davranabileceğine odaklanmak yerine, acı çektiren kişiye karşı öfkeyi sürdürmelerine neden olur.  Örneğin; eğlenceli bir ortamdan alınıp odasına gönderilerek, “mola cezası” verilen çocuk, ebeveynlerinin ne kadar zalim olduğunu ve bu cezaya neden olan kişiden nasıl intikam alacağını düşünür ve buna odaklanır. (ve belki de başının belaya girmesine neden olan diğer kardeşten öcünü nasıl alacağını planlar)
  7. Ceza, uzun süreli davranış değişikliği sağlamaz. Eninde sonunda etkisini yitirir. Cezadan kaynaklanan davranış değişiklikleri genellikle geçicidir. Cezalandırılan davranışlar geri çekildikten sonra aynı davranışların yeniden ortaya çıkması olasıdır.  
  8. Ebeveynler,  güç ve otoritelerini kullanarak ve ceza vererek çocuğu bir şey yapmaya her zorlayışlarında çocuğun kendini denetleme ve sorumluluk edinmeyi öğrenme şansını  elinden alır.
  9. Ceza kullanarak otorite sağlamaya çalışan anne/babalar; karşı koyan, meydan okuyan, başkaldıran, olumsuz davranan, düşmanlık, saldırganlık gösteren, yalan söyleyen, duyguları saklayan, başkalarını suçlayan çocuklar, yetişkinler yaratırlar. Ayrıca güçlünün her zaman haklı olduğunu öğretirler.
  10. Ceza, çocuğu hiddetlendirir. Bunun yaşattığı deneyim iki kat acı vericidir, çünkü çocuk, bir yandan da bu durumu giderecek gücü olmadığını, aciz kaldığını hisseder. Bu durumda bir zamanların mazlumları, ellerine fırsat geçtiğinde zulmedenler olacaklardır. Bunun örnekleri tarih boyunca görülmüştür.
  11. Ceza, çocukla ilişkimizi yıpratır. Çocuklara ceza verdiğimizde, onların sağlıklı gelişimleri için şart olan ve onları seven, değer veren, koruyan anne-babaları olduğumuz algısını değiştirmiş oluruz. Onların gözünde, uzak durulması gereken ceza infaz memurlarına dönüşürüz.
  12. Ceza tüm maneviyatın gelişimini sekteye uğratır. Ceza nedeniyle  çocuk, davranışlarının sonuçlarının kendisine nasıl dokunacağına odaklanır.  Çocuk eylem ve davranışlarının başkaları için ne sonuçlar yarattığını düşünmez.  Ceza vermek (hatta gelecekte aynı hareketi tekrarlaması halinde yine ceza alacağı yönünde bir de tehdit savurmak) tek bir amaca hizmet eder, o da istediği her şeyi çaktırmadan yapma becerisini kesinleştirmektir. Bu durumda YALAN’a teşvik eder.
  13. Ceza, çocugun daha benmerkezci olmasına yol açar. Çocuk, yalnızca bir kuralı çiğnemenin veya bir yetişkine karşı gelmenin kendisine ne tip etkiler yapacağıyla (Yani, yakalandığı zaman ne tip sonuçlara katlanmak zorunda kalacağıyla) ilgilenir.

Ödül ve Ceza:

  • Ödül ve ceza aslında aynı şeydir. İkisi de kontrol mekanizmasıdır. Bunlar var olan değerleri zayıflatır, yeni değerlerin de öğrenilmesini engeller.
  • Aile çocuğa ödül vaat ettiği an, aslında gizli ceza vermiş oluyor. Çünkü çocuk ödüle ulaşamazsa kendisini cezalandırmış hisseder.
  • Ödül cezayı içinde barındırdığı gibi, ceza da içinde ödülü barındırır. Ceza olduğu zaman kişi; “Bu işi de yapmam cezamı da çekerim.” der. Ceza o davranışı yapmamayı meşrulaştırır.
  • Ödül ve ceza, çocuğa kendisini değersiz hissettirir ve çocuk koşulsuz sevgiyi öğrenmekten mahrum kalır.
  • Ödül ve ceza, dışsal kontrol mekanizmaları olduklarından kendini denetleme yeteneğini de olumsuz etkiler. Bu yöntemlerle yetiştirilmiş bir çocuğun kendini denetlemeyi becermesi mümkün değildir. Bu da özdenetimden yoksun yetişkinler yaratır.

Aileler nasıl davranmalıdır?

Nihai olarak ödül ve ceza aynı şeydir. Her ödül de içinde cezayı her ceza da içinde ödülü barındırır. Aile ödül/ceza vaadiyle bir davranış öğretmeye çalıştığında tüm saydığımız sebepler dolayısıyla çocuğun ruh sağlığına zarar verdiğinin farkında olmalıdır.

Ödül ve ceza gibi kontrol sistemleriyle uzun vadede kalıcı davranışlar kazandırılmaz. Önemli olan davranışın kökünde olan değerler sistemini oluşturmaktır. Bu da ebeveynlerin çocuğa doğru model olması yoluyla gerçekleştirilir. Çünkü çocuklar söylenenleri değil, gözlemlediklerini yaparlar.

Aile, çocuğu ödülle motive etmek yerine, yaşına uygun sorumluluklar vermelidir.

Ödül ve ceza, ailenin ihtiyaçlarını ön planda tutar, ama asıl önemli olan çocuğun ihtiyaçlarıdır. İhtiyaçlarının temelindeki duyguyu keşfetmek gereklidir. Çözüm ise çocukla işbirliği yapmak, doğru ilişki kurarak beraber çözüm üretmektir. Ödül yerine geribildirim ve özdeğerlendirme yapılarak çocuğun gelişim ihtiyacı karşılanmalıdır.

Çocuğuyla ilgili sorun yaşadığını düşünen anne/babaların yapmaları gereken ilk şey; çocuğu değil kendilerini düşünce düzeyinde değiştirmek olmalıdır.

Özetlemek gerekirse: Önemli olan, çocuk için beslediğimiz duygular değildir; onun bu duyguları nasıl deneyimlediği ve kendisine karşı tutumlarımızı nasıl değerlendirdiğidir. Yani çocukların aldığı mesajdır, bizim gönderdiğimizi sandığımız değildir.

Ebeveyn olarak çocuklarımızın yaşamlarına katılmamız ve o yaşamdaki ayrıntılardan haberdar olmamız için onlara sağlıklı, güvenli bir ortam yaratarak destek, rehber olmalıyız. Çocuğumuzun ne olursa olsun sevildiğini hissetmesini sağlamalıyız.

En doğru ilişki; güven, empati ve paylaşım temelli bir iletişimle sağlanır.  Yapılması gereken tavsiye vermek değil, çocukla ilişki kurmaktır. Bu da dinleyerek, onu anlayarak ve onunla zaman geçirerek sağlanır.

Umarım faydalı olmuştur.

Kaynaklar:

Kohn, A. (2015). Unconditional Parenting: Moving from Rewards and Punishments to Love and Reason. Atria Paperback.New York.

Bolat, Ö. (2016). Beni Ödülle Cezalandırma. Doğan Yayıncılık. İstanbul

HAKKINDA:

İnsan davranışlarına ve bilimine olan merakı henüz çocukluk yıllarında başlayan Derya Dilmeç IKDJAIOUNE, 1983 yılında doğdu.

Üniversitenin 3. yılını İtalya’da Universita Di Torino üniversitesinde Gelişim ve Ergen Psikolojisi ağırlıklı programda yüksek onur derecesiyle tamamladı. Aynı yıl stajını, İtalya’nın Torino şehrinde , gelişim psikolojisi alanında yaptı. 2008 yılında Uludağ Ünv. Psikoloji bölümünden onur derecesiyle mezun oldu.

Lisans eğitimi ve sonrasında birçok psikoterapi ve psikolojik test eğitimleri almıştır. Ulusal ve uluslararası birçok sertifika almaya hak kazanmıştır. Lisans eğitimi sonrasında ‘’Bilişsel Davranışçı Psikoterapi Eğitimi’’ almıştır. Türkiye ve Fransa’da uluslararası şirketlerde İnsan Kaynakları, Psikolojik Danışmanlık, Rehberlik ve Eğitim alanlarında 10 yıllık tecrübeye sahiptir.

2014 yılında Fransa’nın Paris şehrine yerleşmiş ve Paris’te Gelişim ve Ergen Psikolojisi alanında en köklü üniversitelerinden birinde Çocuk ve Ergen Gelişimi alanında yüksek lisansına devam etmekte olup tez aşamasındadır.

Şu anda Türkiye’de bir ilk olan Gelişen Birey Akademisi projesinde aktif olarak, Koşulsuz Ebeveynlik Prensiplerini  tüm anne ve babalara öğreterek, kendi Potansiyelinin farkında mutlu ve başarılı bireyler yetişmesine yardımcı olmak amacıyla oluşturulan bir platformda çalışmalarını sürdürmektedir.

Farklı kültürleri ve yerleri tanımak amacıyla eşi ve kızı ile birlikte Fransa, Slovenya, İspanya’da belirli süre yaşamıştır.

İyi seviyede İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilmektedir.

Yazılarını düzenli olarak www.tumbebek.com sitesinde yayınlamaktadır.

Facebook: pskderyadilmecikdjaioune

Instagram: deryaikdjaioune

Görsel: english.bayynat.org.lb

Bebek Masajı

Bağlanma ebeveyn ve bebek arasında doğumdan hemen sonra başlayan, birbirlerini fiziksel ve duygusal olarak tanıma ve ilişki kurma süreci olarak tanımlanmaktadır. Bebeğin anne-babasıyla (ya da bakım vereni her kim ise onunla) yaşamının ilk birkaç yılı içerisinde kurduğu ilişki sadece ilk yakın ilişki olmakla kalmaz, hayatının geri kalanı boyunca kuracağı yakın ilişkilerde ne hissedeceğinin prototipini oluşturur.

 

Hayvanlarla yapılan çalışmalarda bağlanma için saatler hatta dakikalarla ifade edilen kritik sürelerden bahsedilir. Yine yapılan çalışmalar göstermiştir ki bu hassas saatler insanlar için de geçerlidir ancak sınırları o kadar keskin sürelerle tanımlanmaz ve aylar hatta yıllarla sürdüğü söylenebilir. Dolayısıyla burada bağlanma bir olay değil bir süreçtir. Ancak insan yavrusunun doğduktan sonraki ilk saatlerde annesiyle (veya babasıyla) yaşayacağı ten-tene-temas deneyimi onun bağlanma açısından hayata bir adım önde başlamasını sağlar ve rutin uygulamalara alınması önemlidir, anne-babalar tarafından doğum tercihleri arasında profesyonellerden talep edilmesi gerekir.

Temas rahimde ilk gelişen ve ölmeden önce kaybettiğimiz son duyumuzdur. Araştırmalar rahimde 6.-9. haftalarda dokunma duyusunun geliştiğini göstermiştir. Deri en büyük organımızdır ve insanın en önemli ve dış dünyayla ilk iletişimini yaptığı organdır. Ünlü antropolog Ashley Montagu “İnsanlar temas olmadan yaşayamazlar; bu basit bir davranışsal gereksinimdir.” diye yazmıştır. İnsan bebekleri temas olmadan yaşayamazlar, sağlıklı bir temasla ise bebekler sadece yaşamakla kalmaz, gelişirler. Temas bağ kurma konusunda temeldir ve kaçınılmazdır. Doğadaki diğer memeli hayvanlarda bu bağ biyolojik temellere dayanırken insanlar onu hayatın her aşamasında bilinçli olarak yaratabilirler.

Doğum sırasında ve sonrasında bağ kurmayı kesintiye uğratabilecek birtakım sorunlar yaşanmış olabilir. Zorlu doğum süreçleri, travmatik doğumlar, bebeğe anneden ayrı müdahale edilmesini gerektiren tıbbi sorunlar, sezaryen doğumlar(düşük oksitosin seviyesinden dolayı), anne-bebek ten-tene temasının uygulanmaması, lohusalık depresyonu, istenmeyen bebek, genç ve deneyimsiz ebeveynlik, boşanma, engelli anne, baskıcı büyükanne/bakıcılar, evlat edinmiş veya koruyucu anne-baba olmuş bireyler ve cep telefonu bağımlılığı gibi çok çeşitli faktörler burada sayılabilir.

Kendilerini tüm bu nedenlerden dolayı bebekleriyle bağlanma fırsatını kaçırmış hisseden ebeveynler için bebek masajı bu süreci pozitif yönde destekleyen güvenli, eğlenceli ve basit bir araç olarak karşımıza çıkar. Şunu da eklemek gerekir ki, yukarıda söz edilen sorunların yaşanmadığı durumlarda da bebek masajı ebeveyn bebek ilişkisini, aralarındaki sezgiye dayalı iletişimi geliştiren her zaman başvurulabilecek güvenli bir uygulamadır.

Ebeveyn ile bebek arasında bağ kurmaya yardımcı olan bazı unsurlar vardır. “Bağlanmanın  Unsurları” olarak adlandırılan bu davranışlar : ‘Fiziksel temas,  göz kontağı, koku, işitme/konuşma, ağlama, gülümseme, emzirme/besleme,  taklit /uyumlanma /bioritmisite’ dir.

Bebek masajı yukarıda söz edilen tüm bu unsurları içerir, harekete geçirir, destekler ve güçlendirir.

Bebek masajının bebekte ortaya çıkarttığı faydaları dört kategoride sınıflandırmak mümkündür:

Ebeveyn-bebek etkileşimi sonucunda:

Bağlanmanın ve güvenli bağlılığın teşvik edilmesi, sözel/sözel olmayan iletişimin geliştirilmesi, birebir kaliteli vakit, dil öncesi iletişim becerilerinin teşviki, kesintisiz ilgi ve saygı duyulduğunu hissetmek, bütün duyuları kullanmak, sevgi, tolerans ve besleyici teması deneyimlemek, iki ebeveynle de erken bağ kurmak, empati ve taklit yeteneklerinin teşviki.

Masajla uyarılan alanlar:

Dolaşım sistemi, sindirim sistemi, hormonal sistem, bağışıklık sistemi, lenf sistemi, sinir sistemi, solunum sistemi, vestibüler sistem(koordinasyon ve denge), dil gelişimi, gelişmiş öğrenme kabiliyeti, kas gelişimi, büyüme, tuvalete çıkma, duyusal bütünleşme, sinirler arası iletişimler ( masaj hareketleri miyelin kılıfını etkiler ve büyümesini hızlandırır), zihin/beden farkındalığı.

Fiziksel rahatlamanın yardımcı olacağı noktalar:

Gaz ve kolik, kabızlık ve tuvalete çıkma, gastrointestinal (sindirimle ilgili) kramplar, mukus fazlalığı, büyüme ağrıları, kas gerginliği, diş çıkarma dolayısıyla yaşanan rahatsızlıklar, sinir sisteminde düzensizlikler, temasa karşı hassasiyet, fiziksel ve psikolojik gerginlik, cildin yumuşaması.

Duygusal gevşemenin yardımcı olacağı noktalar:

Gelişmiş uyku düzenleri, kas tonunun normalleşmesi, daha fazla esneklik, çevresel başa çıkma mekanizmasında gelişim, davranışsal durumların düzenlenmesi, sakinleşme, kendini sakinleştirme becerisinin artması(kişisel kontrol) düşük stres seviyeleri ve hormonlar, daha yüksek seviyede rahatlatan ve anti stres hormonları( oksitosin ve seratonin gibi), daha düşük seviyede stres hormonları(kortizol ve norepinefrin), daha yüksek seviyede dopamin, daha az hipersensivite, daha az hiperaktivite, pozitif mola zamanlarının tadını çıkarabilmek.

Bunların yanında masaj anne-babalara da birçok fayda sağlar. Bebeği daha iyi anlamak, sinyalleri okuyabilmek ve bunlara saygı göstermek, bağlanmanın ve güvenli bağlılığın teşviki, ebeveynlikte artmış özgüven, ileri ebeveynlik becerileri, gelişmiş uyku, bebeğin özgünlüğünün keşfedilebilmesi için fırsatlar, babanın bebekle ilişkiye daha erken dahil olması, daha yüksek seviyede rahatlatıcı hormonlar (oksitosin ya da prolaktin), süt üretiminin uyarılması, doğum sonrası depresyonda azalma bunlar arasında sayılabilir. Bebek masajı ayrıca kardeşler arası rekabeti azaltarak, aile içi aktiviteleri destekleyerek tüm aileye, pozitif temasın ve bireyler arası saygı ve empatinin artmasını, şiddet ve suçun azalmasını teşvik ederek topluma olumlu anlamda katkıda bulunur.

Bir bebek masajı eğitimi seansı masaj pratiği, teorik konular ve tartışma bölümlerinden oluşur.

Eğitmenin masaj bebeği üzerinde gösterdiği masaj hareketlerini katılımcılar kendi (gerçek) bebekleri üzerinde uygularlar. Kursun sonunda katılımcılar tüm beden masaj hareketleri yanında gaz-kolik masajı, çeşitli rahatlatma teknikleri ve oyunları da öğrenmiş olurlar. Teorik bölüm masaj için uygun ortam ve koşullar, büyüyen çocuklara adaptasyon, bebeğin sinyallerini okuma, bağlanma, ebeveyn-bebek ilişkisi ile ilgili bilgilere ayrılmıştır. Tartışma bölümünde ise katılımcılar kendi seçtikleri veya eğitmenin önerdiği bir konuda kendi aralarında deneyimlerini veya görüşlerini paylaşırlar,  bir anlamda sohbet ederler, fikir alışverişinde bulunurlar. Her derste ayrıca teorik bilgilerle ilgili doküman, makale, araştırmalardan fotokopiler verilir. Eğitim haftada bir yapılan, 60-90 dakikalık buluşmalarla 5 hafta sürer. Bireysel eğitimler için ise 3 hafta yeterlidir.

Bebek masajını günlük hayatlarının rutinine katabilen anne-babaların bebekleri hayatın daha başında sevgi ve şefkate dayalı olarak iletişim kurmayı öğrenirler. Besleyici teması deneyimleyen bu bebekler ileride stresli durumlarla kolaylıkla baş edebilen, aynı zamanda başkalarına da şefkatli dokunuşlarla yardım edebilen bireyler haline gelirler.

 

 

Berna Şen

Bebek Masajı Eğitmeni,

Doğuma Hazırlık Eğitmeni, Doula,

Hamile Yogası Eğitmeni

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü mezunu olan Berna Şen bir kamu bankasından emeklidir. Psikoloji ve kişisel gelişim konularına olan ilgisi nedeniyle kendi gelişim yolculuğunda ilerlerken, doğum sırasında yaşanan tecrübelerin ve ebeveynle güvenli bağlanmanın, insan psikolojisi ve kişilik özellikleri üzerinde çok önemli etkileri olduğunu öğrendi, farketti. 2012 yılında Mustafa Kartal’dan Nefes Koçluğu eğitimi aldı. Nefes eğitimini hamilelik ve doğum sırasında kullanmak üzerine araştırmalar yaparken Doula’lık kavramıyla tanıştı ve 2014 yılında İstanbul Doğum Akademisi’nin 200 saatlik “Doğuma Hazırlık Eğitimcisi ve Doula Eğitimi” ni tamamladı. 2016 yılında Uluslararası Bebek Masajı Eğitmenlik Eğitimini alarak Bebek Masajı Eğitmeni oldu. Hamile Yogası Eğitmenliğini ise 2017’de Kibele Akademi-Sibel Sönmez’den aldı. Halen, doğum anının kalitesinin kişinin tüm yaşamını etkilediği ve sevgi dolu bir ortama doğan, ebeveynleriyle güvenli bağlanmayı gerçekleştiren bebeklerin sevgi dolu, barışçı, şefkatli insanlardan oluşan huzurlu bir toplum yaratacağı inancıyla, anne-babalara hamilelik, doğum ve doğum sonrasında destek olacak eğitimlerine devam etmektedir.

 

İletişim:

www.facebook.com/bernamutlu.sen

www.instagram.com/bernamutlusen

berna.sen@gmail.com

 

 

Çocukları İnsan Oldukları İçin Cezalandırmak

Yazan: Pozitif Ebeveynlik (Positive Parenting) kurucusu Rebecca Eanes

Çeviren: Süheyla Pınar-Alper

“Çocuklar sadece insan oldukları için o kadar çok cezalandırılırlar ki. Onların huysuzluk etme, terslenme, saygısız olma, ya da kötü davranma hakları yoktur. Oysa biz yetişkinlerin bu hakları her zaman vardır. Hiç birimiz mükemmel değilken çocuklarımızdan kendimizin bile ulaşamadığı mükemmellik standartlarına ulaşmalarını beklemekten vazgeçmemiz gerekiyor.”

Pek çok anne ve baba bu sözlerime katılarak, çocuklarının mükemmel olmadığının, onlardan kendimizin bile olamadığı kadar mükemmel olmalarını ve kendilerini kontrol etmelerini beklediğimizin farkında olduklarını ve bunun suçluluğunu duyduklarını açık yüreklilikle kabul ediyor.

Ancak yine pek çok anne ve baba da bu sözleri yanlış anlıyor ve çocuklardan hiç bir şey beklememek gerektiğini, davranışlarından sorumlu tutulmamaları gerektiğini, her türlü saygısızlık ve olumsuz davranışın da görmezden gelinmesi gerektiğini düşünüyor. Oysa ben asla böyle bir öneride bulunmuyorum.

Yukarıdaki sözlerimi bir bağlama oturtarak anlamak gerekiyor. Kitabımda bu sözlerin hemen ardından şunu söylüyorum: Tabii ki ‘çocukları bırakın, ne yaparlarsa yapsınlar’, demiyorum. Çocukları daha iyi eğitin, onlara kendilerini kötü hissetmelerinin çevrelerine kötü davranmalarını gerektirmediğini öğretin. Engellenmişlik, kızgınlık, korku ve hayal kırıklığı ile baş etmeyi öğretin onlara. Onlara insanlara kötü davranmanın kabul edilemeyeceğini öğretin.

Bu noktada onlara yüksek hedefler koyun, ama aynı hedefleri kendinize de koymayı unutmayın lütfen!

Kötü hissediyorsanız bunu çevrenize yansıtmayın. Kendi engellenmişlik duygunuz, kızgınlığınız, korkunuz, üzüntünüz ya da hayal kırıklığınızla baş etmeyi öğrenin. Çocuğunuza kötü davranmayın.

Hepimizin yüksek hedeflere ihtiyacı var ama bir de neye ihtiyacımız var biliyor musunuz? Biraz hoşgörüye.

Siz de biliyorsunuz bazen zor bir günün ardından ters davrandığınızı, kötü bir şey söylediğinizi, kapıyı çarptığınızı ya da çocuklarınıza bağırdığınızı, öyle değil mi?

Robot değiliz ki. Hayat bazen düpedüz zorladığında, birinin bize ders vermesine değil, bir molaya ihtiyaç duyarız. Birinin bize sarılmasına ihtiyaç duyarız, eleştiren bir bakış değildir ihtiyacımız. Yanlış yaptığımızı biliriz, ama bizi zorlayan bir şeyler yaşamışızdır. Ihtiyacımız olan şey hoşgörüdür ve aynısı çocuklarımız için de geçerlidir.

İşe yarayan bir alıştırma:

Bugün evdeki yetişkinleri ve kendinizi dinleyin, gözlemleyin.

* Bir düşünün bakalım bugün yaptığınız ya da söylediğiniz herhangi bir şey çocuk olsaydınız başınızı derde sokar mıydı?
* Çocuğunuz size bir şey anlatırken aklınız başka bir yerde miydi?
* Birine bağırdınız mı?
* Saygısız bir tonda konuştunuz mu?
* Ya eşiniz? O bunlardan birini yaptı mı?
* Kapı çarptınız mı? * Gözlerinizi devirip baktınız mı?
* Biri bir şey istediğinde hoflayıp pufladınız mı?


Bu alıştırmayı yapmak epey göz açıcıdır çünkü çocuklarımız yaptığında onları rahatça azarladığımız şeylerden en az birini hepimizin yaptığını fark etmemizi sağlar.

Tabii ki böyle davranmamızın nedenleri vardır. İşte bunalmışızdır. O gün bebek yüzünden uykusuz kalmışızdır. Oramız buramız ağrıyordur ya da hormonal nedenlerimiz olabilir. Biz, elimizden geleni yapan, arada bir yanlış davranabilen iyi insanlarızdır aslında. Genelde kendi hatalarımıza hatalarımızın nedenlerini bilerek bakar ve yanlışlarımızı bir miktar hoşgörüyle karşılarız.

Oysa aynı şeyleri çocuklarımız yaptığında onların davranışının arkasındaki nedene bakmayız bile. Huysuzluk, yaramazlık yapıyor diye bakar ve hemen düzeltmeye girişiriz.

Bizim insan olma hakkımız vardır ama çocuklarımızdan daha fazlasını bekleriz ve bu hiç de adil değildir.

Ben sinirlerime her zaman hakim olamıyorsam çocuklarımın da duygularına kusursuz
bir şekilde her an hakim olmalarını bekleyemem. Kendim ses tonuma ve nazik bir dille konuşmaya her an dikkat edemezken küçücük çocuklardan böyle bir denetimi nasıl beklerim ki?

Henüz gelişmekte olan beyinleri ve sınırlı yaşam deneyimleriyle bu küçücük çocukların yetişkin kadın ve erkeklerden de daha iyi davranmasını bekliyoruz. Bana inanmıyorsanız cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tartışmalara bakın, sosyal medyadaki haberleri bir gözden geçirin.

Tabii ki yüksek standartlarımız olmalı. Tabii ki çocuklarımızın iyi, düşünceli ve terbiyeli olmalarını beklemeliyiz. Bunun için öncelikle kendimiz bu beklentilerimize uygun davranmalıyız.

Çocuklarımıza kaba ya da saygısız insanlar olmanın hiç bir zaman iyi bir şey olmadığını öğretmek elbette çok önemli. Çocuklar dahil, tüm insanlar davranışlarından sorumlu tutulmalılar. Çocuklarımız yanlış yaptıklarında onları doğru davranış konusunda uyarmamak fazla gevşeklik ve serbestlik olur, ki bu da pozitif ebeveynlik anlayışına karşıdır – zaten buna ebeveynlik de denmez.

Çocuklara daha iyi davranmayı öğretirken kendimiz de doğru davranmalıyız – topluca, hepimiz, tüm yetişkinler bu yüksek standardı belirlemeli ve öncü olmalıyız. Ancak bu süreçte zaman zaman şefkatin en iyi öğretmen olduğunu da hatırlamalıyız; bazen çözüm hoşgörülü olmaktadır.

Ben iyi bir insanım ama kusurlarım da olduğunu biliyorum. Bütün çabalarıma rağmen bazen bir şeyleri yüzüme gözüme bulaştıran kusurlu bir insan olduğumu ve minik kusurlu insanlarımın da bir şeyleri berbat edeceklerini biliyorum. Bu onların yanlışlarının doğru olduğu anlamına gelmez, ama hem onları anlamamı sağlar, hem de onlara ve bana birlikte büyüme ve gelişme şansı verir. Bazı zamanlarda yanlışları düzeltmek kesinlikle gereklidir, ama bazen de hoş görmek gerekir.

Yazının orijinali:

http://www.positive-parents.org/2016/05/punishing-children-for-being-human.html

image2.jpeg
Görseller: Simon Sturge ve https://www.positiveparentingct.com/about

Süheyla Pınar Alper

Attachment Parenting International, Türkiye Şiddetsiz Şefkatli Ebeveynlik Lideri

Eğitim Bilimci / Sosyolog, Duygu ve Farkındalık Danışmanıyım.
1995ten bu yana öğretmen, genç, kadın, anne-baba, yönetici (Dünya Bankası, Meteksan vb.) birey ve gruplara duygusal zeka eğitimleri vermekte, iletişim ve duygular konusunda danışmanlık yapmaktayım. Yirmi yıl süreyle ders verdiğim Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden 2008de emekli oldum. 1996da Bilkent Üniversitesi’nde açmış olduğum, her sene güncellediğim ve ‘bebeğim’ diye nitelendirdiğim bir dersimi 2008den bu yana İstanbul’da Bahçeşehir üniversitesinde Genel Eğitim Bölümünde yarı zamanlı olarak veriyorum. Duygusal Zeka, Şiddetsiz İletişim ve Etkili İletişim becerilerinin teori ve uygulamasını içeren Kişilerarası İletişim dersimi ikinci sınıftan itibaren tüm bölüm öğrencileri üç kredili seçmeli ders olarak alabiliyorlar.
2013 yılından bu yana Do-um’da danışmanlık yapmaktayım.
Uluslararası EFT Master/İleri Emotrance, Pozitif EFT uygulayıcısı, Transaksiyonel Analiz Derneği TA ve Çocuk, Ergen, Her Yaş Çocuğu ile Oyunla Terapi sertifikalarına sahibim. Çocuklarla doğrudan çalışmıyorum, anne-babalara ve öğretmenlere danışmanlık yapıyorum.

Annelik Halleri

Daha yolun başında, analar tereyağı misali sapsarı sütle beslerken bebeğini, bardağa koysan rakı sanacağın kadar duru, yağsız bir süt üretti o çok güvendiğim nankör memeler.

 

Terzinin Çırağı

Sıkça görüyoruz artık sosyal medyada, insanlar kendi bebeklik fotoğrafı ile bebeğinin fotoğrafını koyuyor yan yana. Sonra başlıyoruz kıyas ve yorum yapmaya. Gözleri tıpkı ben, burnu sanki biraz çekmiş babaya… Perdenin ön yüzünde bebekler kıyaslanırken, aslında annelik de kıyaslanır sahne arkasında. İtiraf etmem gerekirse, birçok yeni nesil anne gibi ben de mükemmelliğin sınırlarını epeyce zorlamıştım zamanında. Bebeğim için yapacaklarım kadar hiçbir zaman yapılmayacaklar listem vardı hep aklımda. Onun yanında hiçbir zaman sesimi yükseltmeyecek, ona hiç kızmayacaktım mesela. Evimizin kuralları olacaktı, asla taviz vermediğim; hiç kimseye emanet etmeyecek, her zaman kendim ilgilenecek, uyumadığı zamanlar haricinde hep etkinlik yapacak, zamanın en verimlisini, en kalitelisini onunla geçirecek, onu asla ama asla ihmal etmeyecektim… Annemin çok da farkında olmayarak yaptığı hiçbir hatayı tekrar etmeyecek, ben en güzel, en sıcak, en enerjik, en en en çok anne olacaktım. Bebeğimin doğmasıyla birlikte anladım ki iskambil kâğıtlarından yapılmış kuleler kadar sağlam, sarsılmazmış tüm beklentiler… Ufak bir esinti yetermiş yerle bir olmasına. Daha yolun başında, analar tereyağı misali sapsarı sütle beslerken bebeğini, bardağa koysan rakı sanacağın kadar duru, yağsız bir süt üretti o çok güvendiğim nankör memeler. Elimde zerre uyumaz, ne yapsan susmaz bir bebekle kalakalınca anladım ki güme gitti tüm o okuduğum blog yazıları, kitaplar, makaleler. Ben sınırlarımı koyduğuma inanarak, kimsenin müdahalesine ve yardımına izin vermezken, bebeğimle beni mahkûm edip yalnızlığa, görünmez parmaklıklarla çevrili bir hapishaneye soktuğumu bilemedim kendimi. Direndim sonuna kadar. Sonunda üzerime yıkıldı, ütopik beklentilerle kurduğum o büyülü dünya, ben altında kaldım. Değil bebeğe, kendime dahi bakamadım. Yine annem tuttu elimden, hem bana hem benim bebeğime baktı.

 

Annemle ilgili tüm yaşanmışlıklarımı, kırgınlıklarımı çocuğum üzerinden yeniden temize çektim. Ben çocuk aklımda kaydedilen anılarla, çokça suçlardım onu. Çocuk aklı işte, sanırdım ki dünya bir benim etrafımda dönüyor. Düşünemezdim o zamanlar, onun da ilgiye ihtiyacı, hayattan beklentileri, çatışıp durduğu insanlar, benim haricimde de mücadele ettiği ve var olmaya çalıştığı bir dünya var.

O bende eksik bıraktıklarını oğlumda tamamladı. O, benim ihtiyaçlarıma yeterince karşılık veremeyişinin yarattığı suçluluk duygusunun, ben ise ona olan gizli öfkemin neden olduğu suçluluk duygusunun üzerinden geçtik. Bu defa merhamet ve hoşgörü süzgecinden geçirilen akıl gözüyle baktık. Kırılgan, narin kız çocuğunun yüreğinde saklı bir veresiye defteri vardı, annem benim çocukluğumun alacaklarını oğluma ödedi, taraflar birbiri ile helalleşti, bu vicdan meselesi de tatlıya bağlandı. Hani dedik ya, fotoğraflar konuluyor diye yan yana. Fotoğraftakilerin kaşı gözü benzese de üzerindeki kıyafetler benzemiyor bir kere. Bir zamanlar fistolarla süslenmiş, el örgüsü bebek elbiseleri dikilirken, şimdi bambudan, doğal pamuktan üretilen elbiseler giydiriliyor bebeklere. Zaman değişiyor, şartlar değişiyor, ihtiyaçlar ve öncelikler değişiyor. Her insan farklı farklı sınanıyor bu hayatta. Değil otuz yıl öncenin anneliği, aynı kişinin birkaç yıl ara ile olan çocuklarına anneliği bile değişiyor. Meğerse ne büyük yanlışmış, bir insanı anneliği ile yargılamak, suçlamak. Yaşadıkça, gördükçe daha iyi anlıyor insan. Annelik hemen her gün tekrar tekrar üzerime geçirdiğim, her giyişimde ilk kez giyermiş gibi bir taraflarını beğenmeyip kâh etek ucunu uzattığım, kâh belini daralttığım bir elbise benim için. Ben ki annemin annelik giysisini çocuk gözümle beğenmez, içten içe yargılar, ben daha güzelini dikerim derdim. Halbuki ne de çabuk unutmuşum, o usta ben çıraktım; daha dün gibi, ipliği iğneye geçirip elime verişi, onun tarifiyle “Barbie” bebeğime ilk elbisesini dikişim.

 

Annelik kadınlığı öldürür mü?

Ağlayarak uyandım, genzimin derinlerinde acı iniltilerle… İçimde bir huzursuzluk, telaş içindeyim. Arabamı çalmışlar, arabamı çalmışlar… Baktım sağıma-soluma… Yatağımdayım, eşim yok yanımda. O an hatırladım akşam tartıştığımızı, ardından ağlayarak uykuya daldığımı. Uyanıkken yapamadığımı yapmıştım rüyamda. Kapıp vestiyerde asılı duran arabanın anahtarını, bir hışımla basıp çıkmıştım evden… Altımda jilet gibi, kan kırmızısı bir araba. Farkındayım, herkesin gözü üzerimde. Nasıl da fevri kullanıyordum içimdeki hırsla… Kaç kazayı kıl payı atlattıktan sonra arka yandan çarpıp durabildim bir arabaya. Ben iyiyim neyse ki; telaşla inip arabadan, gidiyorum çarptığım araca. İki oğlan, bir kız, bir de bilge görünümlü bir amca. İyiler hepsi de. Bir tek kız çok korkmuş onun tarafından çarpınca. Sonrasında “Altında son model araban da olsa, bu kadar güvenme, temkinli git” dedi bilge kişi bana. Ben o telaşla onlarla ilgilenirken birilerinin de benim arabamla ilgilendiğini fark ettim. Biraz işkillendim, aldım zannetmiştim arabada kalan eşyalarımı ve arabanın anahtarını. Oysaki almamışım. Olay durulup ben arabama yönelince, baktım benim lüks güzel arabam yok ortalıklarda. Elime ise bir anahtar tutuşturmuşlar o kargaşada. Kala kala bir ben, bir de gösterişsiz, gri renkli, ticari kullanımı olan bir araba kalmış ortalıkta… Nasıl ağlıyorum, nasıl bağırıyorum… “Bu benim arabam değil, arabamı çaldılar benim” diye… İyi de benim zaten kırmızı arabam da yok normalde… Anlamı neydi bu kırmızı arabanın benim için diye düşününce, çıktı her şey gün yüzüne… Dokuz aylık hamile olduğum ve yatmadan önceki tartışmanın ana konusu, ilgisizliğin nedenini değişen bedenime mal edişim olduğu düşünülürse…

Kırmızı lüks araba benim gebelik öncesi bedenimdi; içinde olmaktan keyif aldığım, özgürce kullanabildiğim ve kendimce “onun sayesinde” ihtiyacım olan ilgiyi alabildiğim. O hengâmede anahtarı elime tutuşturulan, geriye kalan gri araba ise şu anki bedenim; içinde bebeğimi taşıdığım, normalleşen, sıradanlaşan, benimsemek istemediğim… O panikle rüyamda polis merkezine koşup ağlıyordum; içimde küçük de olsa bir umut, belki birileri ona çok zarar vermeden tekrar geri alabilirim diye. Sanırım gerçekte de önce doğumhaneye sonra spor salonlarına koşacağım, eski halime dönebilmek için… Ey bilinçdışı sen nelere kadirsin… Dile gelemeyenleri getirir, hakikati tüm çıplaklığıyla öylece insanın gözünün önüne seriverirsin.

 

Annenin her söylediği doğru mudur?

Bir varmış bir yokmuş… Ülkenin birinde rengârenk devler yaşarmış. Bir gün siyah devi, beyaz dev evine çağırmış. Anne devler kahvelerini içerken, çocuk devler oyun oynuyorlarmış. Çocukluğun doğasındandır ya, atmalı tutmalı oyunları çok severlermiş. Attıkları top gitmiş ev sahibinin en sevdiği vazoya çarpmış, yere düşen vazo parçalara ayrılmış. Ev sahibi olan beyaz dev “Hiç önemli değil…” demesine kalmadan, siyah dev bağırmış oğluna “Sen ne kadar yaramaz bir çocuksun böyle”, küçük çocuktan cılız bir ses çıkmış “Ben yapmadım anne”, siyah dev çıkışmış yeniden “Senin attığını gördüm, bir de yalan söyleme”… O anda tüm olanlar olmuş. Meğer devlerin sözleri büyülüymüş, gözlerine bakıp söylenince, giysi olur karşısındakinin üzerine geçermiş. Yaramazlık da, yalancılık da sihirli elbise olmuş, geçmiş küçük oğlanın üzerine. Beyaz dev hemen olaya müdahale etmiş “Sanırım annen biraz öfkelendi ama kırılan vazonun hiçbir önemi yok. Ben senin ne yalancı ne de yaramaz olduğunu düşünüyorum” demiş. Çocuk inanabilse büyü bozulacakmış aslında ama çocuklar en çok annelerinin sözlerine inanırmış. İlk anda üzerinde eğreti duran o elbiseler zamanla çocuğun üzerine yapışmış ve içine geçmiş. Büyüdükçe onun bir parçası olmuş ve hakikaten işe yaramaz, yalancı, yaramaz bir dev olup çıkmış. Bu hikâye kulaktan kulağa yayılmış, o günden sonra hiçbir dev çocuğuna kötü söz söylememiş, devler ülkesinde de hiç siyah dev kalmamış. Sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşamışlar… Masal bu ya, hepsi uydurmaca…

Gerçek olan ise; annelerin sözlerinin sihirli olduğu ve çocukların en çok annelerinin sözlerine inandığı…

*Psikeart dergisi annelik sayısında yayınlanmıştır 

Fatmagül DİKYAR ALTUN

Çocukluğumda beni olgunluğum hiç yalnız bırakmadı, olgun yaşlarımda da neyse ki çocukluğum.

Olgun bir çocuk olarak her zaman övüldüm, desteklendim, örnek gösterildim. Olgun yanımla sabrettim, azmettim, çokça ders çalıştım. Büyüyünce doktor olacağım diyen çocuğun sözünü tuttum ve doktor oldum, yetmedi ihtisasımı yaptım. Yaş aldım, evlendim, anne oldum. Tüm ‘yapılması gerekenleri’ (iş, evlilik, çocuk) yapıp bitirince, kalakaldım.

Yeni bir cana hayat verirken, hayata dair, çetrefilli bir sorgulama sürecine girdim. Çocuklarıma şefkat göstermeye çalışırken, kendimi bundan çokça mahrum bıraktığımı farkettim. İçimdeki çocuk huzursuzlandı, kıskandı. O günden sonra koşulsuz ebeveynliğin kapıları aralandı benim için, çocuklarımla birlikte kendi çocukluğumu da sevmeye başladım, ona şefkat gösterdim.

Şimdi küçük bir devlet hastanesinde çalışıyorum. Psikiyatrist ve psikoterapistim. Kişisel merakım gereği güvenli bağlanma, şefkatli ebeveynlikle ilgili okuyor, araştırıyor ve projelerle ilgileniyorum. Kendime ayırabildiğim zamanlarım içerinde, çocuk öyküleri yazıyor, çocuk kitapları resimliyor, çeşitli dergiler için yazılar kaleme alıyorum.

Koşulsuz sevgi tohumlarını çocuklarımızın yüreğine ektikçe, şiddetsiz iletişimi becerebildikçe; dünyanın bolca huzur ve mutluluk hasat edeceğine, çok daha güzelleşeceğine inanıyorum.

Sosyal  Medya Hesapları;

*http://hayalkumbaram.blogspot.com.tr

*https://www.instagram.com/terapi_vakti

*https://www.instagram.com/dr.fatmaguldikyaraltun

 

Geleceğe Dönüş: Ap’nine…

 

Ebeveynlik yolculuğumda bazen çok zorlandığımda, kendimi yalnız ve çaresiz, desteksiz hissettiğimde hayal kurmaya başlarım: Yakın çevremde arayıp da bulamadığım koşulsuz kabul, şefkat ve desteği bulmuş olsaydım acaba nasıl olurdu? Bir de üstüne fiziksel destek de gelseydi: “Naniii naniii açılın yoldan! Aldığımız sinyallere göre bu evde desteğe ihtiyaç duyan bir ap’anne/ap’baba varmış. APDT kapınızda! (AP Destek Timi)” Evdeki hiçbir işe yetişemediğim, çamaşırların Ağrı Dağı ile iddialaşırcasına gün be gün yükseldiği, ütü yapmaya vakit bulamadığımdan eşimin işe gidecek gömlek bulamadığı (en güzeli home office bence 🙂 ), oğlumun çorap ararken okula geç kaldığı (unschooling’e de sıcak bakıyorum aslında 🙂 ) derdimi anlatacak, içimi dökecek kimse bulamadığım, “Hala emziriyor musun? Yatağını ayırmayacak mısın? Hala işe başlamadın mı?” sorularıyla içten ve dıştan boğulduğum anlarda bana güç verecek, kim olduğumu hatırlatacak, sırtımı sıvazlayacak, hiçbir şey yapmasa da yürekten dinleyip anlayacak, desteğe ihtiyacım olduğunda destek, cesarete ihtiyaç duyduğumda cesaret verecek, kısacası tüm bunların özeti: o anki ihtiyacımı görecek ve gönüllü olarak karşılayacak birinin hayalini kuruyorum. Umutlanıyorum. Şu an için, çocuklarım için, kendim için, farkındalığa açık tüm aileler ve çocukları için ve gelecek için umutlanıyorum.

 

Gelecekte çocuklarımın ebeveyn oldukları ilk günün hayaline dalmış buluyorum kendimi. Onlar ebeveyn olacak! Aman tanrım, ne büyük heyecan! O’nun kucağında bebeği var artık! Peki ben “ne” olacağım? Ap’nine! Peki bir ap’nine nasıl olunur ki? Gözümün önünde pamuk saçlı, yumuşacık ses tonu ve şefkatli vücut diliyle tatlış mı tatlış ve bir o kadar da dinç bir kadın beliriveriyor (“Dinç mi?” dediğinizi duyar gibiyim :). Hayal bu iste). Çocuklarımın ebeveynlik yolculuğunda ben nasıl bir ap’nine olacağım? İşte tam bu noktada aklımda tek bir şey beliriveriyor: Bağ… Ve devamında ihtiyaçların görülmesi! Koşulsuz kabul, şefkat ve destek! Evet, işte bu! Yine aynı şeyi yapacağım yani, annelik serüvenimdeki gibi, öyle mi? Evet, tam olarak öyle! Onlarla bağ kuracağım, ihtiyaçlarını göreceğim ve gönüllü olarak karşılayacağım.

 

Eğer kız çocuk annesi olsaydım, kızımla zaten oturmuş ve AP temelli bir ilişki biçimimiz olacağından (sevdikleri/sevmedikleri, yedikleri/yemedikleri, sevinçleri/hüzünleri, coşkuları, hayal kırıklıkları, tetiklendikleri, hassas noktaları, beklentileri, doğduğu an, bebekliği, çocukluğu, öğrenciliği, ergenliği, gençliği vs yani bedensel ve ruhsal durumuyla ilgili aramızda birçok bilgi/birlikte yaşanmışlık/paylaşım olacağından) onun anneliğinde ona eşlik etmek biraz da olsa tanıdık olabilirdi. (Burada şunun altını çizmek istiyorum: Kız çocuk/erkek çocuk diye cinsiyetçi bir ayrım olarak görmüyorum bunu. Daha ziyade hamilelik, doğum, emzirme, ilk yıllarda güvenli bağlanma dediğimiz şeyler aslında anne-bebek arasında yoğun olarak yaşanan deneyimler olduğundan anne vurgusu yapmış oldum.) Eğer kız evladım olsaydı ve onun ebeveynlik yolculuğuna eşlik ediyor olsaydım, kendi yaşadığım şaşkınlıkları onun da yaşayacağını ve bunun çok doğal olduğunu aklımdan çıkarmamaya çalışırdım sanırım. Hele o ilk günler… Hem en güzel, hem de bir o kadar yeni ve bilinmezliklerle dolu o ilk günler… Bebek nasıl emecek, nasıl uyuyacak, süt gelecek mi, ağlayınca ne yaparım, kucağımda nasıl tutarım… İlk yavrumu kucağıma aldığım, koynumda uyuttuğum o ilk gece geldi şimdi aklıma. Uykusunda güler ya bebekler, hani meleklere güldü derler, öyle bir gülücük atmıştı, tek yanakta parlayan, Bruce Willis gülüşü dediklerimizden. Ah o ne heyecan bendeki, o ne kalp çarpıntısı! Hele bir de o yandan gülüşün içinden miniminnacik bir gamze çıkmasın mı! Eşime: “Ayyy gamzesi var!” dediğimi hatırlıyorum tıpkı bir çocuk gibi heyecanlı. Mis gibi kokusu, pamuk gibi teni, tüm naifliği ve güzelliğiyle kucağımda işte! Bundan öte güzel bir duygu yaşamadım henüz. İşte benim yavrum da, bebeğini kucağına aldığında gönlünce, doya doya tanışsın yavrusuyla, koklaşsın, O’nunla yaşasın o özel ve tarifsiz anlarını isterdim.

 

“Şimdilik” iki erkek annesi olduğumdan durum biraz daha farklı olacaktır. Birbirinin hayatına henüz girmiş insanlar, yeni bir aile, geniş aile, yeni “biz”, onlar! Düşüncesi bile heyecan veriyor. Benim yavrumun, biriciğimin biriciği, sevdiceği, kıymetlisi. Evet, birbirimizi tanımak için zamana ihtiyacımız olurdu. Yanlarında olmama ihtiyaçları varsa yanlarında olurdum, yalnız kalmaya ihtiyaçları varsa çekilirdim usulca. O’nun (yeni kızımın) özünü, geçmişini, içsel duygu durumunu tam olarak göremeyebileceğim ihtimalini de aklımın bir kösesinde bulundurur, kararlarına saygı duyar, onu anlamaya çalışır, yanında olup destek olur, bir şey yapıyorsa mutlaka bir nedeni olacağını aklımdan çıkarmamaya gayret ederdim. Diğer bir deyişle onunla hep empati halinde olmaya özen gösterirdim. Karşımızdaki insana ancak kendi davranışımızla örnek olabiliriz, ilham kaynağı olabiliriz. Ve ancak koşulsuz kabul açabilir tüm kapıları ardına dek, tüm yaralara merhem olur, tüm yalnızlıkları kucaklar, “beni ben olduğum için seviyor”un tılsımlı iyileştiriciliğiyle yeni bir hayat arkadaşı edinirsin. Yaşın kaç olursa olsun, fikrin ne olursa olsun, aklın nerede olursa olsun… Kalbin o an’da, orada bir atınca, işte o zaman her şey ne kadar da kendiliğinden ve kolay olur.

 

Ve torun(lar)a gelecek olursak, yaşamadım tabi, bilmiyorum ama torunun yeri bir başka der yaşayan herkes. Eminim öyledir. Bir bebek gibisi var mı? Mis kokusu, masumiyeti, tombiş yanakları, her ama her şeyiyle bir mucize! Bebeğimin bebeği! Anneannem oğullarımı şöyle sever: “Oyyy yavrumun yavrusunun yavrusu!” Evet, O bebek hepimizin yavrusu. En basta da annesinin yavrusu. O’nun en çok annesine, annesinin de O’na ihtiyacı olacak. Ben sadece yanlarında hazır bulunacağım ve onları koşulsuzca kocaman seveceğim. İşte benim ap’ninelikten anladığım bu. Benim algıladığım ap’annelikten çok da farklı değil sanırım.

 

Selin Akoğlu

Bal peteği Tibet ve bal küpü Can Ural’ın annesi, attachment parenting savunucusu bir kadın, çocuklarının büyüme serüvenine daha yakından tanıklık edebilmek için mesleğine ara vermiş bir kimyager, kendini yeni yeni keşfetmeye başlamış şaşkın bir kaşif, doğanın ve doğal olanın iyileştiriciliğine ve gücüne gönülden inanan bir doğa sever, bu hayat yolunda iyiliğin ve daha çok iyiliğin büyüyebilmesinin gelecek nesillerden, çocuklarımızdan geçtiğine, bunun da yaşadığımız an’ı kaçırmadan yapılabileceğine inanan bir yolcu.

Çocuğunuz Ağladığında Ona Söyleyebileceğiniz 11 Şey

Çocuklarımızın ağlamalarını görmek bizim için rahatsızlık veren bir durum, sır değil. Minik yavrunuz belli bir neden olmadan gözyaşlarına boğulduğunda nasıl huzursuz olduğunuzu hatırlayın.

Yenidoğanın ana iletişim yolunun ağlamak olduğunu biliyoruz yine de bunu “düzeltilmesi” gereken bir şeymiş gibi görüyoruz. Bebek biraz büyüyüp yürüyen, konuşan küçük bir çocuğa dönüşünce de bazen ondan o ana kadar hep yaptığının – ağlamak – aksine duygularını bizim gibi işlemlemesini bekliyoruz.

Aslına bakılırsa araştırmalar beyinlerimizin ağlayan bir çocuğa istemsizce anında müdahale ettiğini, ağlayan bir çocuk karşısında daha dikkatli ve daha yardıma hazır – ve de hızlı! – bir şekilde davrandığımızı ortaya koyuyor. Ağlayan bir bebek – bizim çocuğumuz olmasa bile – kalp atışımızı hızlandırmak, bizi harekete geçmeye sevk etmek suretiyle “savaş ya da kaç” tepkimizi tetikliyor.

Görünüşe bakılırsa ağlayan küçük bir çocuğa bir karşılık vermemiz gerekiyor, peki ama nasıl?

Ağlayan Çocuğunuz İlle de Mutsuz Demek Değildir

Ağlama pek çok küçük çocuk için bir mutsuzluk yansıması değildir. Ağlama herhangi bir duygunun işlemlenme şeklidir. Küçük çocuklar öfkeden, engellenmiş olmaktan, korkudan, heyecandan, kafa karışıklığından, endişeden ve hatta mutluluktan ağlayabilirler.

İşin kötüsü nasıl hissettiklerini açıklayacak sözel becerileri ile özfarkındalıkları henüz gelişmemiş de olabilir. Yani “Ne oldu?” sorusuna nadiren verimli bir yanıt alabilirsiniz.

“Ağlama!” Demek Hayatınızı Daha da Zorlaştırır

Ağlamaya bir son vermenin çocuğunuzun (ve kalbinizin!) çektiği acıya da son vereceğini düşünebilirsiniz. Ancak küçük çocuğunuza “Ağlamayı kes!” veya “Ağlama!” dediğinizde hemen nasıl hissettiklerini anlamadığınızı düşüneceklerdir. Dolayısıyla mesajları da muhtemelen daha yüksek sesli ve daha ısrarcı olacaktır.

“Ağlamayı bırakmalarını” istediğinizde veya söylediğinizde çocuğunuza aynı zamanda duygularının geçersiz ve önemsiz olduğunu da söylemiş olursunuz.

Ağlama nedeni sizin için incir çekirdeğini doldurmayabilir. Çocuğunuzun o anki hislerini kabul edemediğinizde, her ikiniz de o duyguyu daha olumlu bir şekilde işlemlemeyi öğrenme fırsatını kaçırıyorsunuz.

Anne babalar olarak hedefimiz – her ne kadar ustalık isteyen bir iş olarak görünse de – yavrumuzun duygusal özdenetiminin gelişimine destek olmaktır. Bunu da ancak onlara empati ve anlayış ile yaklaştığımızda yapabiliriz.

Çok Kışkırtıcı Biliyoruz Ama Dikkatini Dağıtmayın

Pek çoğumuz dikkat dağıtmayı duygusal cephaneliğimizin en temel araçlarından biri olarak görüyor. Ağlayan çocuğumuzun dikkatini dağıtıp o anki ağlama nedenini unutturabilirsek ağlamaya da hepten son verebileceğimizi düşünüyoruz. Hangimiz gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş yüzlerin önünde en sevilen oyuncağı sallamadık ya da sıktığımız dişlerimiz arasından tiz bir çaresizlikle şarkı mırıldanmadık ki? 

Ne yazık ki dikkat dağıtma çocuğunuzla bağ kurma ve ona kendi duygularını nasıl ele alacağını öğretme fırsatını kaçırmanıza neden oluyor.

Evet, eğer çocuğunuz bir oyuncak yüzünden başka bir çocukla kavga halindeyse, çocuğunuzun dikkatini ikinci bir oyuncakla dağıtmak tamamen uygun. Ama eğer çocuğunuz ayakkabısını kendi giymek isterken siz giydirdiğiniz için ağlıyorsa duyulmak adına daha yüksek bir sesle ve daha istekli bir şekilde karşılık vermesi kaçınılmazdır.

Dikkat dağıtmanın bazen işe yarayabildiği doğrudur ancak genelde bir yara bandından ileri gitmez.

Neler Söyleyebilirsiniz?

Bir dahaki sefere ağlayan küçük bir çocukla karşı karşıya iken bir dakikanızı ayırıp önce sakin olduğunuzdan emin olun. Eğer kızgın, stresli veya sinirli iseniz söyleyecekleriniz çocuğunuzun sıkıntısına sıkıntı katmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Bir iki derin nefes alın, kendi duygunuzu kabul edin, vücudunuzda neler olup bittiğine (belki kalp atışınız biraz hızlandı, belki çenenizi sıkıyorsunuz, belki gergin hissediyorsunuz) odaklanın ve hazır olduğunuzda alçak bir sesle aşağıdaki 10 alternatif cümleyi söylemeyi deneyin:

1    “Seninle aynı takımdayız. Sana yardım edeceğim.” 

Çocuğunuz sizin yardımınızı istemediğini söylese dahi, size ihtiyaç duyduğunda ona destek olacağınızı hissetmek ister.

2    “Bunun senin için zor olduğunu görebiliyorum.” 

Bu basit cümle onu duyduğunuzu ve gördüğünüzü onaylar.

3    “Üzgün/hayal kırıklığına uğramış/korkmuş/kaygılı/mutlu olduğunu anlıyorum ve bunda sorun yok.” 

Hissetmenin bizi insan yapan şey olduğu fikrini pekiştirin.

4    “Bu gerçekten üzücüydü/moral bozucuydu/can sıkıcıydı.” 

Çocuğunuzun ağlamasını tetikleyen olayı onaylamak onun da duygusunu neyin tetiklediğini görmesine ve ayrıca bir sonraki adımda ne yapacağını anlamasına yardımcı olur.

5    “Haydi biraz ara verelim.” 

Hem sizi hem de çocuğunuzu durumdan uzaklaştırmak çocuğunuzun sakinleşmek için bazen biraz uzaklaşmak gerekebileceğini anlamasına yardımcı olur. Çocuğunuz haklı olarak yorgun veya aşırı uyarılmış olabilir ya da aktiviteye geri dönmeden önce sadece rahatlatıcı bir yerde, sessiz bir ana ihtiyaç duyuyor olabilir.

6    “Seni seviyorum. Güvendesin.” 

Bu cümle çocuğunuzdan ayrılma değil onunla bir bağ kurma davetidir. Gerçekten ona yardımcı olmak amacıyla yanında olduğunuzu hissedebilmesi için sarılmaya, size sokulmaya veya elinizi tutmaya ihtiyacı olabilir.

7    “Yardım/biraz mola/yeniden denemek ister misin?” 

Çocuğunuzun engellenmişlik nedeniyle ağladığı pek çok kez şu üç şeyden birine ihtiyacı vardır: Yapmaya çalıştığı işte yardım alma, duygusal duruma biraz mola verme veya işi (muhtemelen yardımla) tekrar yapmaya çalışma. Ne istediğini ona söylemek yerine sormak çocuğunuza yetki verir, kendini önemli hissetmesine yardımcı olur.

8    “Ağlamanı duyuyorum, ama neye ihtiyacın olduğunu bilmiyorum. Anlamama yardım eder misin?” 

Çocuğunuz ilk başta neden ağladığını sözcüklere dökemese bile bu ona pratik yapma fırsatını sunabilir.

9    “Hatırlıyor musun? Sen bir kere şöyle yapmıştın …”

Dikkat dağıtma tekniği gibi görünmesine rağmen çocuğunuza mutlu ve huzurlu olduğu bir zamanı hatırlatmak beyninin mantıklı düşünceye hazırlanmasına yardımcı olur. Çok yüksek duygusal bir durumla baş başa olan küçük bir çocuğu mantıklı konuşarak inandırmak küçük bir diktatör ile müzakere etmek gibidir. Çaresizlik, kızgınlık, üzüntü veya yorgunluk gibi hislerin ortasındayken mantıklı konuşmayı dinlemeye hazır değildir.

10    “Haydi birlikte bir çözüm üretelim.” 

Nihayetinde çocuklarımıza sorun çözme becerilerini geliştirmelerinde yardımcı olmak istiyoruz. Duygularını işlemlemeye destek olacak bir çözüm bulmak ona duruma nesnel olarak nasıl bakılacağını ve olası çözümleri bulmayı öğretecektir.

11    Sessizliğinizi koruyun ve ağlayan çocuğunuza sevgi dolu bir alan tutun.

Onun için empati ve gücün canlı bir örneği olun.

Yazan: Renee Jain

Çeviren: Simge Konu Ünsal

Metnin aslı için link: https://www.gozen.com/11-things-to-say-when-kids-cry/

Çevirmen, edebiyat seven, yazmadan duramayan, müziksiz bir günü geçmeyen; diller, sözcükler ve etimoloji gibi tuhaf merakları olan, deniz ve doğa sever bir anne.

2005 yılında Hacettepe Üniversitesi’nden mezun oldu. Dokuz yıl boyunca çevirmen olarak kamuda, özel sektörde ve (kısa bir süre) araştırma görevlisi olarak üniversitede görev aldı. Tam zamanlı olarak çalıştığı yıllar sonrasında kitaplara dönmeye karar verdi. Üç yıldan bu yana ağırlıklı olarak kitaplarla haşır neşir. Oğlunun doğumundan sonra ise kariyeri daha çok çocuk kitapları çevirisine evrildi. Bir anne olarak yolunu ararken attachment parenting ile tanıştı, ama aslında onu zaten tanıdığını fark etti. Şiddetsiz iletişimin, empatinin ve şefkatin bu dünyayı daha yaşanabilir kılacağına gönülden inanıyor. Eşi ve 2 yaşındaki oğlu Deniz ile İstanbul’da yaşıyor.

Görsel: nocturnaldrawings.com

NEDENNEDEN CANAVARI

Etkili iletişimde duyguların özgürce ifade bulması için herşeyden önce iletişim engellerini kullanmaktan vazgeçmek gelir, çünkü iletişim engelleri duygu ifadesini baskılar.

En yaygın kullanılan iletişim engellerinden biri de NEDEN diye sormaktır.

Bu önemli gerçeğe dikkat çekme amacıyla yazdığım, 2008de yayımlanan öykü kitabımda yer alan bir öyküyü paylaşalım istedim.

🎈🎈🎈🎈🎈🎈🎈🎈🎈🎈
NEDENNEDEN CANAVARI
Yazan ve Resimleyen: Süheyla Pınar-Alper

Çok uzaklarda, hiç bilmediğimiz, hiç görmediğimiz bir gezegende, rengarenk bir canavar yaşarmış. Bu canavarın adı Nedenneden canavarıymış.
Birisi bir şey anlatırken tavşan gibi hoplaya zıplaya, kuyruğunu sallaya sallaya yanına gider ve “neden öyle yaptın?”, “neden böyle yaptın?” diye sorar dururmuş.

Günlerden bir gün, aydede yıldızlarla sohbet ederken bizim Nedenneden canavarı da bir yıldızın arkasına saklanmış, kulak kabartıyormuş.
Aydede bir yandan göbeğini hoplata hoplata gülüyor bir yandan da küçük mavi yıldızın peşpeşe attığı taklaları izliyormuş. Küçük mavi yıldızın babası da ona kızını takla atma derslerine yazdırmak için nasıl kırk takla attığını anlatıyormuş! Tam sözlerini bitirmiş ki bizim Nedenneden canavarı hoplaya zıplaya, kuyruğunu sallaya sallaya yanlarına gelmiş ve başlamış sormaya: “neden kırk takla attın ki kızını takla atma derslerine yazdırmak için?” Baba mavi yıldız, turuncu yıldızın arkasından hoplayarak önlerine atılan Nedenneden canavarını yanıtlamış: “Neden olacak, yıldızlar takla atmayı çocukken öğrenmezlerse bir daha kolay kolay öğrenemezler. Herkes çocuğunun bu derse yazılmasını istediği için az kaldı benim mavi yıldızıma yer kalmayacaktı! Çok korktum”.
“Aaa! Neden yıldızlar takla atmayı çocukken öğrenmezlerse bir daha kolay kolay öğrenemezler?” diye sormuş Nedenneden canavarı ve bir kez daha hoplamış. Baba mavi yıldız derin bir soluk alıp yanıtlamış: “Çünkü her şeyin en iyi öğrenildiği bir yaş vardır da ondan Nedenneden canavarı!”
Tam o sırada küçük mavi yıldızın arkadaşı yeşil yıldız diğer yıldızların arasından sessizce süzülüp yanlarına gelmiş. İki arkadaş uzun süredir görüşmedikleri için kucaklaşmışlar.
Nedenneden canavarı bu, dayanabilir mi? Hemen sormuş: “Aaaa, neden kucaklaşıyorsunuz siz?”
“Birbirimizi çok özledik de ondan” diye yanıtlamış yıldızcıklar ve birlikte üç takla birden atmışlar. “Neden çok özlediniz birbirinizi?” diye sormuş Nedenneden canavarı. “Bir haftadır görüşemedik de ondan” demiş mavi yıldız ve bir takla daha atıp Nedenneden canavarının arkasına geçmiş. “Neden bir haftadır görüşemediniz ki?” diye sormuş Nedenneden canavarı. “Çünkü ben hastaydım. Hem de çok hastaydım. Uzak bir köşede dinlenip iyileşmeyi bekliyordum” demiş yeşil yıldız kocaman mavi gözlerini devire devire.

Bilin bakalım nedenneden canavarı ne yapmış? Evet bildiniz! Nedenneden canavarı önce iki kere tavşan gibi hoplamış, kuyruğunu sallamış ve “Neden hasta oldun ki?” diye sormuş yeşil yıldıza.
Yeşil yıldızın gözleri doluvermiş. “Aaaa! Neden gözlerin doldu yeşil yıldız?” diye sormuş bu kez Nedenneden canavarı. Yeşil yıldız yanıtlamamış Nedenneden canavarının sorusunu. “Neden yanıt vermiyorsun ki?” demiş Nedenneden canavarı. Yeşil yıldız gözlerini silmiş ve masmavi gözleriyle uzun uzun bakmış hoplayıp duran Nedenneden canavarına. “Neden bakıyorsun ki bana öyle?” diye sormuş Nedenneden canavarı. Yeşil yıldızdan yine ses yok.

Nedenneden canavarının canı çok sıkılmış bu duruma. O kadar alışıkmış ki herkesin ona hemen yanıt vermesine.

Hoplayarak Mavi yıldıza dönmüş “neden bana yanıt vermiyor bu yeşil yıldız?” diye sormuş. Mavi yıldız “sence neden yanıt vermiyor sana acaba?” diye sormuş.
Nedenneden canavarının cevabı Mavi yıldızı orta yerinden ÇAT diye çatlatacakmış neredeyse: “Neden bana bence onun bana neden yanıt vermediğini soruyorsun?”

Mavi yıldız çaresizlik içinde ellerini iki yana doğru açmış.
Bu konuşmaları duyan yeşil yıldızın gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamış. “Yeter!” demiş. “Ben bu oyunu oynamak istemiyorum artık!”
Mavi yıldız şaşkın şaşkın bir Nedenneden canavarına bir de yeşil yıldıza bakıyor, bir düz bir de ters takla atıyormuş ardarda.

Yeşil yıldız Nedenneden canavarına dönmüş, “bıktım hep nedenleri sormandan, bu beni çok üzüyor” demiş. Nedenneden canavarı gözlerini uzayın derinliklerine doğru dikmiş, başı önünde, hiç bakamamış bile yeşil yıldızın masmavi gözlerine.

“Bana gerçekten değer versen hep neden neden diye soracağına, hasta olduğumu duyduğunda bir de geçmiş olsun derdin” demiş yeşil yıldız ve arkasını dönerek hızla uzaklaşmış.

Neden neden canavarı bu, durur mu? “Yeşil yıldız neden gitti?” diye sormuş mavi yıldıza.
Mavi yıldız dönmüş Nedenneden canavarına “bak, bu neden sorma oyununu bırakalım.Sen söylenen her şeyin nedenini sorunca doğru dürüst konuşamıyor hiç kimse” demiş. Nedenneden canavarı “ama ben neden diye sormazsam ne diyeceğimi bilemem ki” demiş üzgün üzgün.

Mavi yıldız ona söylenebilecek çok şey olduğunu ve en güzel sözlerin de içindeki duyguları anlatmaya çalışırken ağzından döküleceğini söylemiş.

“Bak” demiş, “sen yeşil yıldızın hasta olduğunu duyduğunda ona ‘neden hasta oldun?’ diye sordun. Oysa o sırada senin içindeki duygu neydi? Yani yeşil yıldızın hasta olduğunu öğrenmek seni nasıl etkiledi?” “E, üzüldüm tabii” demiş Nedenneden canavarı. “O zaman” demiş mavi yıldız “ona üzüldüğünü söyleyebilirdin”. “Yani ona ‘ben senin hasta olmana üzüldüm’ mü demeliydim?” diye sormuş Nedenneden canavarı.

“Evet ya,” demiş mavi yıldız, “sürekli sorgulanmaktan hiç kimse hoşlanmaz, hem üstelik seni yanlış anlarlar. Bak yeşil yıldız üzüldü ve kaçtı gitti.”

“Ama ben onun gönlünü alırım şimdi” diyen Nedenneden canavarı hızlı bir dönüşle yeşil yıldızın kaçtığı yöne doğru hoplamaya başlamış. Öyle hızlı hopluyormuş ki kuyruğu boşlukta kocaman ışıktan daireler çiziyormuş.
Mavi yıldız da ışıktan dairelerin oluşturduğu yolu izleyerek onun peşine düşmüş.
Nedenneden canavarı uzakta yeşil yıldızı görmüş ve hızını iyice arttırmış. Artık geçtiği yerlerde şimşekler çakıyormuş. Yeşil yıldız uzayın derinliklerinde küskün ve üzüntülü bir ifadeyle öylece duruyormuş.
Nedenneden canavarı yeşil yıldıza yaklaşırken mavi yıldızın sözlerini anımsamış: “onun hasta olduğunu öğrenmek seni nasıl etkiledi?”…

Yeşil yıldız Nedenneden canavarını görünce “ben sana çok kırıldım, küstüm ben sana” deyip arkasını dönmüş.

“Aaaa” demiş kendi kendine Neden neden canavarı “yeşil yıldız duygularını söylüyor, mavi yıldızın bana söylediği gibi!” ve bir hoplayışla yeşil yıldızın yanına gelmiş ve elini tutmuş.

Uzun uzun bakmış yeşil yıldızın mavi gözlerinin en içine. En sonunda konuşmaya başlamış ve “yeşil yıldız, ben seni üzmek istememiştim. Hem ben seni çok seviyorum. Gerçekten çok seviyorum. Seni üzersem sen benimle arkadaş olmak istemezsin. Ben çok üzülürüm o zaman. Sana ‘geçmiş olsun’ desem beni bağışlar mısın acaba?” demiş.
Yeşil yıldızın yüzü parıltılı bir gülümsemeyle aydınlanmış. Maviş gözleri ışıldamış, “ben de seni seviyorum Nedenneden canavarı. Duygularını ve düşüncelerini söyle ama sürekli her şeyin nedenini sorup beni deli etme, olur mu?” demiş.
Nedenneden canavarı tam “neden?” diye soracakken “nnn..nolur, yani olur” demiş. Yeşil yıldız kollarını Nedenneden canavarının boynuna dolamış ve “seni seviyorum Nedenneden canavarım benim!” deyip yanağına kocaman bir öpücük kondurmuş.

Nedenneden canavarı kaygıyla gözlerini açarak “peki ama ben hiç bir şeyin nedenini soramıyacak mıyım artık?” diye sormuş. Oradan baba mavi yıldız soluk soluğa yetişmiş “canım öyle şey olur mu? Bir şeyin nedenini bilmek istersen elbette sorarsın, ama sürekli her şeyin nedenini sorarsan olmaz işte. Azıcık başkalarını anlamak için çalıştır o parıltılı canavar kafanı ve yanıtları sen bul bakalım!” demiş.

Nedenneden canavarı tam yine “neden?” diye soracakmış ki, vazgeçmiş. “Sürekli neden diye sorunca sizi dinlememiş oldum galiba” demiş.

Tam o sırada mavi yıldız da katılmış onlara, “oh çok şükür yaptığını anladın koca canavar!” deyip bir sıçrayışta canavarın üstüne binmiş ata biner gibi. Canavar gıdıklanmış ve kahkahalarla gülmeye ve hoplamaya başlamış.

Yeşil yıldız döne döne ona yaklaşmış, kulağına doğru eğilip fısıldamış “evet, şimdi dinledin ve duydun bizi işte!”.

Sevinçle öyle bir sıçramışlar ki, hep birlikte iki takla birden atmışlar!
Nedenneden canavarı yeşil yıldızı ve baba mavi yıldızı da sırtına almış ve tavşan gibi hoplaya hoplaya yola çıkmışlar, olanları aydedeye anlatmaya gitmişler. Geçtikleri yollarda ışıl ışıl parıltıları kalmış, bir de kahkahaları.

Süheyla Pınar Alper

Attachment Parenting International, Türkiye Şiddetsiz Şefkatli Ebeveynlik Lideri

Eğitim Bilimci / Sosyolog, Duygu ve Farkındalık Danışmanıyım.
1995ten bu yana öğretmen, genç, kadın, anne-baba, yönetici (Dünya Bankası, Meteksan vb.) birey ve gruplara duygusal zeka eğitimleri vermekte, iletişim ve duygular konusunda danışmanlık yapmaktayım. Yirmi yıl süreyle ders verdiğim Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden 2008de emekli oldum. 1996da Bilkent Üniversitesi’nde açmış olduğum, her sene güncellediğim ve ‘bebeğim’ diye nitelendirdiğim bir dersimi 2008den bu yana İstanbul’da Bahçeşehir üniversitesinde Genel Eğitim Bölümünde yarı zamanlı olarak veriyorum. Duygusal Zeka, Şiddetsiz İletişim ve Etkili İletişim becerilerinin teori ve uygulamasını içeren Kişilerarası İletişim dersimi ikinci sınıftan itibaren tüm bölüm öğrencileri üç kredili seçmeli ders olarak alabiliyorlar.
2013 yılından bu yana Do-um’da danışmanlık yapmaktayım.
Uluslararası EFT Master/İleri Emotrance, Pozitif EFT uygulayıcısı, Transaksiyonel Analiz Derneği TA ve Çocuk, Ergen, Her Yaş Çocuğu ile Oyunla Terapi sertifikalarına sahibim. Çocuklarla doğrudan çalışmıyorum, anne-babalara ve öğretmenlere danışmanlık yapıyorum.

Bağlanma bütün kültürlerde geçerli midir?

Evet, biyolojik altyapımız sebebiyle, anne ve bebeğin beyni senkronize şekilde çalışır.

Bebeğin beyninin sağ lobu ile annenin bebeğinin sağ lobu etkileşim içerisindedir. Hatta anneye bu sebeple, bebeğin yardımcı kortexi denir. Yeni doğan bebeğin görme mesafesi, annenin yüzünü görecek kadardır. Zihinsel gelişim ve dil gelişimi henüz tamamlanmadığından, duygu üzerinden bilgi işler. Annenin yüzü, onun hayatta kalması için kritiktir. (Bkz: https://m.youtube.com/watch?v=apzXGEbZht0&feature=share) (**)

Bowlby, bebeğin ağlama, emme, yaklaşma davranışlarının hayatta kalması için kritik olduğunun altını çizer. Bebek ve anne sürekli devam eden bir etkileşim içindedir. Defalarca gerçekleşen bu etkileşimde, “internal working model” dediğimiz, bebeğin kendisi ve diğerleri hakkında bir zihinsel şeması oluşur.

“Ben seviliyor muyum?” “Diğerleri güvenilir mi? İhtiyaçlarım karşılanacak mı?” gibi… Bu dil gelişimi olmadığı için, duygusal olarak kaydedilir.

Yıllarını “Attachment” konusuna adamış nörolog Allan Shore, bunu nörolojik harita olarak adlandırmış.Bu şemalar, hayatımız boyunca özellikle tehlike anlarında tetiklenir. (Reddedilme, terkedilme vs).

Kültürlerarası çalışmalar bu sistemin bütün kültürler için benzer şekilde olduğunu göstermiştir. Ancak insan olgusu ile çalıştığımızdan bireylerarası farklılıklar her zaman mevcuttur. Neyse teoriyi yazsak kitap olur.

Gelelim bizim kültürümüzde ne olduğuna… Bizim kültürümüzde bireyler arası sınırlar daha az belirgindir. O yüzden, “İnsanlar ne der?” gibi bir olgu ile karşılaşırız. Ben de güvenli bağlanmanın, kaygılı bağlanma ile sıklıkla karıştırıldığını farkediyorum. Ama emzirme, beraber uyuma gibi önerilen davranışların, güvenli bağlanmaya gideceğine dair elimizde bir kanıt mevcut değil. Çocuklar okula başlarken bile, okula alışmakta zorlanan çocukların annelerinin daha kaygılı olduğunu gözlemlemek zor değil.

Prof.Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın Türk aile yapısı hakkındaki makaleleri okumanızı tavsiye ederim. Amerika ile karşılaştırıldığında, Türkiye duygusal yakınlığın daha fazla olduğu bir ülkedir. Bu hali ile daha ideal görünmektedir. AP nin bize sunduğu teknikler, halihazırda evrimsel olarak memeli davranışlarını içermektedir. Ama hiçbir memelinin, benden uzaklaşma düşersin gibi bir kaygısı olmaz. Aksine hazır olduğunda, özgürleşmesi için destekler ve cesaretlendirir. Ben kültür olarak tam da burada sıkıntı yaşadığımıza inanıyorum. Yani çocugunuz ayrı yatarken daha kesintisiz uyuyor, ama siz kendi korkunuz ile bunu göremiyorsanız, ve bu davranışı cesaretlendirmiyorsanız, başka alanlarda da kaygı yaşıyorsunuz demektir. Bir parka gidin, annelerin sürekli “Aman düşersin, dikkat et yapamazsın” gibi cümleleri ile karşılaşıyorum.

“Sen yapamazsın” mesajını veriyoruz. Nasıl? Kendi kaygımız yüzünden…

İşte tam da bu sebeple bizim kültürümüzde bir özgüven problemi çıkıyor.

AP yi lütfen parçalara ayırmayın. Bir bütün olarak, bir yaklaşım olarak görün. Bir tekniği yaptınız ya da yapmadınız diye çocuğunuz ile bağlanmanız bozulmaz.

Emzirme davranışı bile beslemekten ziyade psikolojik yakınlık için önemlidir. Ama farklı sebepler ile emziremeyen anneler, “Eyvah, çocugum bağlanmayacak” kaygısını yaşarlar. Ama bağlanmanın tek yolu bu değildir. Her zaman herşeyin telafisi vardır.

Güvenli bağlanma, yakınlık duygusunu yaşamak ve yaşatmaktan geçer. 

Bir de genel psikoloji alanında araştırmalarda, neden-sonuç ilişkisi bulmanın çok ama çok zor ve hatta imkansız olduğunu söyleyeyim. Dolayısıyla, böyle yaparsanız, böyle olur gibi söylemlere itibar etmeyiniz. İnsan gibi sayısız değişken ile çalışılan bir alan olduğunu farkedin ve bireylerarası bütün farklılıkların istatiksel olarak hesaplamanın imkansız olduğunu söyleyebilirim.

Şimdi derin bir nefes alın, anın keyfini çıkarın…

Gökçen Duymaz Sidal

(**)  Psikoloji literatüründe oldukça önemli bir yer tutan bu deneyi izlemenizi tavsiye ederim.

Bu deneyde, annenin nötr bir yüz ifadesi aldığında, bebeklerin sosyal iletişimi yeniden başlatmak adına yaptıkları farklı girişimleri ve bu durumdan duydukları rahatsızlığı görebilirsiniz. Bu deney bize bebeklerin yüz ifadeleri ve duygular arasındaki bağlantıyı basit bir şekilde anlayabildiklerini ve kendi duygularını regüle etme konusunda en basit düzeyde bir beceriye sahip olduklarını göstermiştir. Ayrıca bebekler, aynı tepkiyi Babalarına da göstermiştir. Ancak insan olmayan ve yüz ifadesi içermeyen objelere karşı göstermemişlerdir. Bu bize, bağlanma (attachment) teorisinin kurucusu Bowlby’ın bebeklerin ilişki kurma dürtüsü ile doğdukları varsayımını güçlendirmektedir. Aynı zamanda bebeklerin bu deneyde verdikleri tepkiler, 18. Aydaki Davranışsal ve duygusal problemleri ve 3. Yıldaki Davranışsal problemleri tahmin etmektedir. Annenin bebeğin bu sosyal ilişki kurma çabalarına olan hassasiyeti ise bebeğin bağlanma örüntüsünü (1 yaş) etkilemektedir.

Buradan ne anlayalım?
Doğumdan itibaren bebekler anlar ve hatta özellikle yüz ifadelerine karşı oldukça hassastır. Bu hassasiyetin nörolojik olarak da karşılığı vardır. Bakım verenin kendi duyguları ve duygularını ifade etme şekli, çocuğun sosyal dünyasını oluşturmada oldukça önemlidir. Bakım veren ve bebek arasında devam eden karşılıklı sosyal alışveriş, bebeğin algılaması ve anlamlandırması, ve duygular ile olan ilişkisini etkiler. Her zaman konuştuğumuz yansıtma, bu karşılıklı etkileşimlerde her an çocukla şimdi ve burada olduğumuzun bir ifadesidir. Bu vesile ile tekrar hatırlatayım, aynalama ve yansıtma birer teknik değil, nörolojik, duygusal, bilişsel ve sosyal gelişimi etkileyen gerçek anlamda karşımızdaki kişi ile temas halinde olduğumuzu Gösteren varoluş biçiminin ifade edilmesidir. Annenin bunu yapamadığı durumlarda, çocuklar gerekli sinyalleri verirler. Bu sinyalleri iyi okumak ve değerlendirmek gerekir. Ayrıca annenin kendi duygu regülasyonu becerileri, bağlanma tarzı ve sosyal dünyası, bu ilişkiyi ister istemez etkiler ve kuşaklararası aktarımlara sebep olabilir.


Gökçen Duymaz Sidal

Orta ve Lise öğrenimini Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, Lisans Eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde, Yüksek Lisans Eğitimini İstanbul Doğuş Üniversitesi Klinik Psikoloji bölümünde tamamlayarak uzman klinik psikolog unvanını kazanmıştır.

Halen İstanbul Doğuş Üniversitesi Klinik Psikoloji Doktora programına devam etmektedir.

Bunun yanında İstanbul Psikodrama Enstitüsünün 7 yıllık eğitimini tamamlayarak “Psikodrama Grup Terapisti” unvanını almıştır. Ayrıca İstanbul Doğum Akademisi’nde aldığı eğitim ile “Doğuma Hazırlık Eğitmeni” ve “Hamile ve Doğum Psikoloğu” olarak çalışmaya başlamıştır.

Görsel: transitiemanagement.wordpress.com

“Babalar ve Bebekleri: BİLİM Ne Diyor?”

Baba-Bebek Bağlanması Konulu Literatür Taraması, 1958-2018

Dr.Aslıhan Tokgöz ONARAN (PhD)
Kurucu-Lider, Uluslararası Doğal Ebeveynlik API Türkiye Platformu
www.facebook.com/APITurkiye
www.instagram.com/DrOnaran
www.DrOnaran.com/APITurkiye
DrOnaran@gmail.com

Güvenli bağlanma sadece anne-bebeğe mi özgü? Ya babalar ve bebekleri?

“Türkiye’de babaların %57’si çocuklarıyla hiç oyun oynamıyor,” biliyor muydunuz? (1)

Bu makaleyi, “Bilim, baba-çocuk bağlanması konusunda ne diyor?” sorusunu cevaplamak, ebeveynler ve uzmanlar için temel bir kaynakça oluşturmak ve en yeni araştırmalardan yola çıkarak bir bilimsel literatür taraması sunmak amacı ile kaleme aldım (2).

Bağlanma konulu çalışmaların anne-bebek bağına odaklandığı ve Türkiye’de halen “her on babanın, dokuzdan fazlasının çocuk bakımını annenin sorumluluğu” olarak gördüğü düşünülürse, farkındalığımızın hem bebek ruh sağlığı ve gelişimi hem de toplumsal cinsiyet eşitliği açısından ne kadar önemli olduğu aşikar (3).

Psikoloji, Sinirbilim ve Psikiyatri alanlarından son 60 yılda edinilen bilimsel bulgular, değerli öngörüler sunuyor. Bu makalede sadece uluslararası kabul görmüş ve (Türkiye, Kore, ABD, İngiltere, Avustralya dahil olmak üzere) pekçok farklı ülkeden gelen bilimsel yayınları özetleyip, alanda bir ilk niteliğinde olan Dr. Geoffrey Brown’ın baba-bebek bağlanması konulu araştırmasına (2012) özel yer vereceğim. Yıllar önce öğretim görevlisi olarak da bulunduğum ABD’deki Clark Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nden gelen bu en son araştırma, baba-çocuk bağlanmasını hem nitelik hem nicelik özellikleri üzerinden bütüncül inceleyen ve 3 yıla yayılan ilk boylamsal (“longitudinal”) araştırma özelliği taşımakta (4, 5). Brown araştırması, “Sağlıklı baba-bebek bağlanması neye benzer ve bu süreç bebeklerin ve babalarının gelecek yaşamlarında nasıl etki eder?” sorularına cevaplar da sunmakta.

“Bilgi güçtür” 

Bilimsel Yöntem & Attachment Parenting: Doğal/Bağ-odaklı Ebeveynlik (Attachment Parenting) deneyiminde, içsesimiz ve sezgilerimiz bize bir kılavuz rolündedir.

Lakin, içsesimizin “birden çok” ve yetkin bilimsel kaynaktan edinilen bilgi ile ve yaşam boyu desteklenmesi ilk ve en önemli Attachment Parenting ilkesidir (6). Bu bağlamda, bilgi bizi şablonlardan bağımsızlaştıran güçtür (7).

Bu noktada, bilimin ve bilginin durağan olmadığını özellikle belirtelim. Bilimsel bakış, devamlı bir sorgulama ve devinim içerir. Bu sorgulama, bilimin kişilerden/ öznellikten bağımsız olması ve edinilen bulguların objektifliğini koruyabilmek içindir. Dolayısıyla, bilimin doğasında daima bir yenilenme, karşı-tezler konusunda farkındalık ve sorgulama vardır. Bilimsel yöntemde, fikirler/hipotezler ile yola çıkılır, ardından uygun metodolojiler ve gözlem ile bulgular edinilir ve edinilen bilimsel kanıt ile çıkarımlar ve yeni kuramlar inşa edilir. Akabinde, bu sonuçlar hakemli yayınlarda veya konferanslarda bilimsel çevrelerde paylaşılır. Bilimde, kişilerden bağımsız olmak ve yeni edinilen bulguları referans almak esastır.

Diğer bir deyişle, bilim yaşayan bir olgudur ve bilimin ilerlerken sorguladığı da, altyapı olarak kabul ettiği de yine sadece bilimsel olarak kanıtlanmış bulgulardır.

Peki, BİLİM ne diyor?

Bağlanma gibi şahsına münhasır deneyimlenen öznel bir süreci, baba-bebek ilişkisi çerçevesinde, bilim nasıl ele alıyor?

Bağlanma Kuramı: Literatür Taraması (1958-2018)

İlk araştırmalar 1950’lerde Psikanalist John Bowlby ve hemen ardından Mary (Salter) Ainsworth tarafından başlamıştı. Bağlanma kuramının somut olarak gündeme gelmesi ise, 1969’da John Bowlby’nin İngiltere’deki klinik gözlemleri sonucu yayınladığı Bağlanma isimli kitabı ile olmuştu. Bowlby’nin kuramını geliştirmesinde, Mary Ainsworth’un Uganda’daki anne-bebek gözlemleri ve ardından ABD’deki deneysel araştırmaları büyük destek sağlamıştı (1963, 1967, 1969).

Bu kuram, bebeğin evrensel bir ihtiyacı olarak güvenli bağlanmayı konumlayıp, yanında duygusal olarak güvende hissedilen birincil yetişkinin önemine değinmekteydi.

Çoğu canlı türünde bu bakım rolü annenin üzerinde olduğundan ve 1950lerdeki toplumsal cinsiyet rolleri ve aile yapısı bu primer rolün anneye ait olduğunu varsaydığından o dönemdeki yayınlarda bağlanma sürecinin bebek ve anne arasındaki bir deneyim olduğu çıkarımı yapılabilmekteydi.

Annenin rolüne odaklanılmasında en önemli (ve belki de en gözardı edilen) nedenlerden biri de, Gelişim Psikologu ve Ord. Profesör Dr. Inge Bretherton’un da belirttiği gibi, ev değerlendirmeleri esnasında babaların çoğunlukla ev ortamında olmaması ve dolayısıyla 1960’larda baba-bebek etkileşimini değerlendirmek için yeterli bilimsel veri bulunmamasıydı. (Bretherton 2010: 12)

Bu temel nedenlerden dolayı, Bowlby’nin araştırmaları, bağlanmayı bir hiyerarşi bağlamında sunmakta ve bu sıralamada annenin bebek için en güçlü bağlanma figürü olduğu çıkarımını sunmaktaydı.

Oysa ki, aynı dönemde (Bowlby henüz Bağlanma isimli kitabını yayınlamadan önce) 1964’de İskoçya’da yayınlanan diğer bir araştırmada (Schaffer & Emerson), bebeklerin doğumdan itibaren bağlanma davranışları incelenmiş, bebeklerin çoklu/eşzamanlı bağlanma deneyimleyebildiği kanıtlanmıştı. Bu çalışmada, 60 bebek doğal ev ortamlarında onsekiz ay boyunca gözlemlenmiş ve bu süreçte primer bağlanma figürü olarak anneye ek olarak baba, büyükanne, büyükbaba, büyük kardeşler ve hatta komşular ile bebek arasında bağlanma deneyimlendiği tespit edilmişti. Çalışmanın sonucunda, gözlemlenen bebekler 18 aylık olduklarında, bebeklerin yarısının anneleri ile diğer yarısının da babaları ile güvenli bağlanma deneyimleyebildikleri, hatta 60 ailenin 10’unda sadece baba ile birincil bağlanma davranışları olduğu kaydedilmişti.

Bowlby bu araştırmaya kitabında yer verse de, Schaffer&Emerson’un bulgularını sorgulamıştı. Bowlby’ye göre, bu araştırma anne ve baba ile eşzamanlı bağlanma göstermiyordu. Bazı bebeklerin babalarını tercih etme sebebi, Bowlby savına göre, baba-bebek primer bağlanmasından ziyade babanın “oyun arkadaşı” ihtiyacını karşılamasıydı (1969, 307). Bowlby’nin katı duruşu, sonraki yıllarda, açıkça sorgulanacak ve yeni bilimsel araştırmalar bağlanma sürecini daha bütüncül ele alarak oyunun ve duyarlı etkileşimin bağlanmadaki anahtar rolünü açıkça kanıtlayacaktı. Güvenli bağlanma, kimin bebeğin fiziksel ihtiyaclarını ve beslenmesini karşıladığı değil, kimin en çok “ilgi” gösterdiği, oyun oynadığı ve etkileşimde bulunduğu, diğer bir deyişle, bebeğin ihtiyaclarını kimin farkettiği ve hassasiyetle karşıladığıydı. Schaffer’ın da gösterdiği üzere, duygusal bakım ve ilgi, beslenmeden daha önde geliyordu.
1970lerden itibaren Avrupa’dan ve ABD’den gelen bilimsel araştırmalar, baba-çocuk bağlanmasına ve babaların rolüne ışık tutmaya başladı. 1970lerde araştırmalar halen sayıca az da olsa, çok önemli bulgular sunulmaya başlanmıştı. Baba-bebek bağlanmasının, hem bebeğin sağlıklı gelişimi ve yetişkin yaşamındaki ilişkileri hem de babanın çocuk büyüdükçe çocuğu ile ilişkisi üzerinde büyük etkisi gözlemleniyordu. Bilimsel yayınlar bu bağlanmanın uzun dönem olumlu sonuçlarını göstermeye başlamıştı.

Örneğin, Harvard Üniversitesi’ndeki doktora tezine dayanan “Bebeğin Babası ile İlişkisi: Deneysel Kanıtlar” başlıklı yayında M. Kotelchuck, bebeklerin hem anneden hem de babadan ayrıldıkları zaman ayrılık kaygısı belirtileri gösterdiğini kanıtladı. Bu araştırmadaki bebekler ebeveynin cinsiyetinden bağımsız olarak, hem anne hem baba ile bağ kurabiliyordu (1972, 1976).

Aynı dönemde diğer bir araştırmada ise, iki yaşındaki bebeklerin ayrılık ardından ebeveynleri ile buluşma anları gözlemlenmişti. Bebeklerin hem anne hem de baba ile bireysel buluşmalarında aynı bağlanma davranışlarını gösterdikleri kaydedildi (Lamb, 1976).

Baba-bebek arasında güvenli bağlanma tesis edilebildiği açıkça kanıtlandıktan sonra 1980lerden itibaren yapılan araştırmalar, anne ve babanın kendi çocukluklarından anımsadıkları bağlanma ilişkileri (içsel temsil) üzerine odaklanmaya ve bu anımsanan ilişkinin ebeveynin kendi çocuğu ile ilişkisi üzerindeki etkilerini tespit etmeye başladı. (Main, Kaplan & Cassidy, 1985)

Örneğin, bebeklerin, anne-babalarının duygu regulasyonuna en çok ihtiyacı olan kaygılı anlarında, ebeveynleri kendi çocukluklarından travmalarını anımsadıklarında, bebeklerinin yanında aniden çaresiz veya korkutucu bir hale bürünebiliyorlardı. (Main & Hesse, 1990)

Bu araştırmalar, ebeveynlerin geçmişten taşıdığı travmalar konulu iççalışmaların-çözümlemelerin bebeğin ruh sağlığı üzerindeki anahtar rolünü de açıkça kanıtlıyordu.
1990ların başından itibaren yapılan araştırmalar ise baba-bebek bağlanmasının bebeğin fiziksel ve ruhsal gelişimi üzerindeki faydalarını somut olarak tespit ediyordu (Sarkadi, 2008).

Örneğin, baba-bebek bağlanmasının aşağıdaki alanlarda direkt etkisi kanıtlanmıştı:
– Sosyo-duygusal becerilerin gelişimi (Sagi, Lamb & Gardner, 1986, Lamb 2002)
– Davranışsal problemlerde azalma (Verschueren & Marcoen, 1999)
– Sağlıklı ikili ilişkiler (Verissimo, 2011)
– Psikopatolojik risklerin azalması (Phares, Rojas, Thurston & Hunkinson, 2010)

Baba-bebek arasında bağlanma, aslında doğum öncesi dönemde başlamakta.

Bu bağın gebelik döneminde baba-fetus arasında başladığını ve bebeğin doğumu ardından güçlenerek devam ettiğini kanıtlayan pekçok bilimsel araştırma bu konuya ışık tutuyor.

Örneğin, baba-fetus bağlanması üzerine yeni bir çalışma 2017 yılında Kore’de Dr. Nan Iee Noh ve ekibi tarafından yapıldı. 200 baba adayı ile Kore (Seoul) kliniklerinde kapsamlı değerlendirmeler içeren bu araştırmada “Baba ile bebek bağlanabilir mi?” sorusu değil, “Bu bağlanmayı bilimsel olarak nasıl ölçebiliriz?” sorusu gündemdeydi. Diğer bir deyişle, baba-bebek bağlanması olasılığı çoktan kabul edilmiş, bu ilişkiyi inceleyebilmek için bir ölçek üzerine çalışılmaya başlanmıştı.

Baba–fetus bağlanması ve bunun baba-çocuk ilişkisine etkileri üzerine bir araştırma da 2013 yılında Avustralya’daki Dr. John Condon ve ekibinden geldi. Bu çalışmada, 204 baba adayının, henüz doğmamış olan bebekleriyle doğumöncesi (antenatal) ilişkisi değerlendirildi. Doğum ardından ise aynı katılımcıların bebekleriyle bağlanma ilişkileri, altıncı ve onikinci aylarda yeniden değerlendirildi. Sonuçlar gösteriyordu ki doğumöncesi dönemde çeşitli şekillerde temeli atılmış bağlanma ilişkisi doğum sonrası ilişkiye de yansıyor, süreklilik gösteriyordu. Katılımcı babaların eşleri ile olumlu ilişkileri ve kendi ruh sağlıkları da bebekleri ile bağlanmada büyük etki ediyordu. Dr. Condon araştırması, münferit bir araştırma olsa da, net gösteriyor ki baba-bebek bağlanmasının gebelik döneminde başlaması, baba-çocuk ilişkisinin geleceğini etkileyebilmekte.

Baba–bebek bağlanmasının bebeğin yetişkin yaşamındaki etkileri üzerine en kapsamlı araştırma ise Almanya’da Dr. Grossman ve ekibi tarafından 20 yıla yayılan bir süreçte tamamlandı (2005). 2008 yılında revize ettikleri tespitlerine göre güvenli bağlanmada sadece duygusal hassasiyet değil “oyunculuk”, bebeğin keşif duygusuna saha tanımak ve oyun sırasında duygu regulasyonuna destek sağlamak çok önemli yer tutuyordu. Grossman araştırması ile ilk defa oyun ve ebeveyn-bebek bağlanması arasında somut bir ilişkilendirme yapılmıs ve şu çıkarım sunulmuştu:

“Bağlanma tek başına duygusal güvenlik için yeterli değildir. Hem anne hem de baba çocuğun bağlanma ihtiyacını da keşif ihtiyacını da desteklemeli, güvenli keşif deneyimi için duyarlı olmalıdır.” (Grossman 2008, 874)

Bağlanmadaki bu keşif deneyimi için en zengin saha ise “oyun” idi.

Baba-bebek arasında güvenli bağlanma ilişkisine dair en yeni (bütüncül) çalışma ise 2012 yılında Dr. Geoffrey L. Brown ve ekibinden geldi. “Bağlanmayı, nitelik mi nicelik mi en çok etkiliyor? Ve, bağlanma bebek büyüdükce değişiyor mu?” sorularına cevap bulmak üzere yola çıkılan boylamsal araştırma ilk defa hem kantitatif hem kalitatif analiz içermekte, bütüncül bir değerlendirme sunmaktaydı. Babaların bebekleri ile geçirdiği süre ve gereken gündelik ihtiyaçlarını karşılamaları (kantitatif veri) ve duyarlı tutumları-hassasiyetle bebeklerine ilgi göstermeleri (kalitatif veri) değerlendirilerek hangisinin baba-bebek bağlanmasını ne derece etkilediği ve bunun hem bebekler hem de babaların davranışları üzerine sonuçları üç yıla yayılan bir araştırmada ele alındı. Araştırmaya katılan 115 ailede, bebek ve baba ilişkisi 1 yaşında ve 3 yaşında iken değerlendirildi.

Araştırma sonuçlarına göre ilk yıllarda bağlanma deneyimleyen babaların özgüven ve motivasyonları artıyor, sonraki yıllarda da çocukları ile pozitif bir ilişki ile devam ediyorlardı. Babaların duyarlılıkları arttıkça büyüyen çocukları ile etkileşimleri daha güçlenmiş bir uyum ile ilerliyordu. Güvenli bağlanma deneyimi sadece bebeğe değil babaya da olumlu kazanımlar sunuyordu.

Brown araştırması, babaların ebeveynlik davranışlarında ve duyarlılık seviyelerinde sosyoekonomik düzey ve etnik, kültürel faktorler nedenli farklılıklar gözlemlendiğini ve farklı demografilerde araştırmaların yapılmasının önemine de değinmekteydi. Bu öneri elbette Türkiye bağlamında da ele alınması gereken ve araştırılması faydalı alanlardan.

SONUÇ:

Güvenli bağlanma, bebeği kimin beslediğinden, kimin daha çok vakit geçirdiğinden çok, ebeveyn-bebek arasında duygusal bağın hangi yetişkin veya yetişkinler ile ve nasıl kurulduğunu referans alır.

Bağlanma, bebeğin sinyallerinin ve ihtiyaclarının okunabilmesi ve bebeğin ebeveyni yanında güvende hissetmesi sürecidir.

Dolayısıyla, bağlanma figürü, bebekle daha çok vakit geçiren yetişkin değil, bebekle en nitelikli etkileşimi kuran (oyun ve keşife de saha tanıyan) ve bebeğin “huzurlu limanı” ya da güvenli üssü olabilen kişi ve/ya kişilerdir. Bilimsel araştırmaların da gösterdiği üzere, çoklu bağlanma veya baba ile eşzamanlı bağlanma, pekala mümkün olabilmektedir ve sağlıklıdır (Schaffer, 1964, Bretherton 2010, Brown 2012, Condon 2013).

Bu araştırmaların ortak sonucuna göre ilişkide nicelik değil nitelik ağır basmaktadır. Bu açıdan, boşanmış ailelerde de ayrı evde yaşayan ebeveyn ile bu ilişkinin sürdürülebileceği sonucu çıkarılabilmektedir. Özetle, hamilelik-doğum anından itibaren annenin ve babanın bebek ile bağının tesisi sayesinde bebeğin sağlıklı gelişimi ve ruh sağlığı desteklenmektedir (8). Ülkemizde bu konuda bilimsel araştırmalar, toplumsal farkındalık çalışmaları ve daha çok babanın çocuğunun yaşamında aktif rol alması, her açıdan elzem birer adım olacaktır.

Aslıhan Tokgöz Onaran, www.dronaran.com/APITurkiye
İletişim: +90 537 699 29 46 / DrOnaran@gmail.com

NOTLAR
1. Bu istatistiksel veri, Türkiye’de babalık üzerine gerçekleştirilen en kapsamlı araştırma olan Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV, 2017) raporuna dayanmaktadır. Kaynak: https://bernardvanleer.org/tr/news/results-of-study-on-fatherhood-launched-in-turkey/

2. Bu makalenin amacı, 1958-2018 yılları arasında yapılan başlıca bilimsel araştırmaların sonuçlarını özetlemek ve baba-bebek bağlanması üzerine temel bir bilimsel kaynakça paylaşmaktır. Kapsamlı bilgi için kaynakçada belirtilen yayınlara ulaşılabilir.

3. Bu bulgu, Prof. Dr. Güler Fişek yönetimindeki “Türkiye’de İlgili Babalık ve Belirleyicileri” başlıklı AÇEV (2017) araştırma raporuna dayanmaktadır. Bu araştırma, ülke çapında 51 ilde 3325 babaya ulaşarak halen sahadaki en kapsamlı disiplinlerarası çalışmadır. Araştırmaya göre şu tespitler yapılmıştır:
“Türkiye’de babaların %57’si çocuklarıyla hiç oyun oynamıyor.
Babaların %50’si çocuklarına hiç hikaye okumuyor.
Babaların %36’sı çocukların bezini hiç değiştirmiyor.
Babaların %35’i okul faaliyetlerine hiç katılmıyor.”
Kaynak: https://bernardvanleer.org/tr/news/results-of-study-on-fatherhood-launched-in-turkey/
AÇEV rapor özeti: http://ilkisbabalik.acev.org/wp-content/uploads/2017/06/ilgilibabalikyoneticiozeti.08.06.17.web_.pdf ve “İlk İş Babalık” toplumsal inisiyatifi hakkında bilgi için: http://ilkisbabalik.acev.org/#farkindalik-calismalari

4. Makale yazarı Aslıhan Tokgöz Onaran, metinde geçen araştırmanın yapıldığı Clark University’de 2009-2011 yılları arasında öğretim görevlisi olarak bulunmuş, “Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, Kültürel Kuram ve ulusaşırı iletişim” alanlarında dersler vermiştir.

5. “Boylamsal (longitudinal) çalışma,” bir örneklemden belirlenmiş zaman aralıklarında en az iki defa veri toplayarak yürütülen çalışma anlamına gelmektedir. Dr. Geoffrey Brown’ın Clark University’deki boylamsal araştırması aynı katılımcı babalar ile bebekleri 1 ve 3 yaşlarındayken yapılan gözlemlerden alınan verilere dayanmaktadır. (Brown, Geoffrey, Mangelsdorf S, Neff C, “Father involvement, paternal sensitivity, and father-child attachment security in the first 3 years,” Journal of Family Psychology, 2012 421-30)

6. Attachment Parenting’in “Bilgi edinimi ile hazırlık” ilkesi, hamilelik, doğum ve ebeveynlik dönemlerine anne-baba olarak bilgi edinerek hazırlanmayı önerir. Bu süreç, ebeveyn-çocuk ilişkisinde şablonlardan uzak durmayı, bilimsel bakıştakine benzer bir sorgulamayı, çeşitli ve yetkin kaynaklardan yaşamboyu öğrenmeye açık olmayı içerir. Detaylı bilgi için bakınız: Barbara Nicholson & Lysa Parker, Attached at the Heart (2013), 31-64 ve Aslıhan Onaran: http://www.attachmentparentingturkiye.com/attachment-parenting-nedir/

7. “Bilgi/güç” kavramı, bu makalede, Fransız Düşünür-Psikolog Michel Foucault ve İngiliz filozof Francis Bacon’un (1561-1626) bu bağlamdaki çalışmalarından yola çıkarak kullanılmaktadır. 20. Yüzyılın önemli düşünürlerinden Foucault, bilimdeki bazı baskıcı yönlendirmeleri ve normal/anormal kategorizasyonunu eleştirmişti. ‘Bilgi, sorgulanmadan yüceltildiğinde bir toplumsal kontrol mekanizmasına dönüşür’ fikrini de savunmaktaydı.

8. Bebeğin/çocuğun yaşamında babanın yokluğu veya vefatı nedeniyle baba ile bağ tesis edilemeyen durumlarda, anne ile güvenli bağın sürdürülmesi, annenin bu dönemde kendi duygu regulasyonu için gereken desteği alması bebek için çok önemlidir. Diğer yandan, anneye ek olarak ya da anne-baba olmadığı zaman, bebeklerin büyükbabaları, büyükanneleri veya diğer aile üyeleri ile çoklu/eşzamanlı bağlanma deneyimleyebildiği, Schaffer & Emerson (1964) çalışmasında da gösterildiği üzere mümkün olabilmektedir. Bu konuda yeni bilimsel araştırmalar ve ülkemize özgü bulgular önemli olacaktır.

BİLİMSEL KAYNAKÇA
(Bağlanma Kuramı/Baba-Bebek Bağlanması üzerine KAYNAKLAR)

Ainsworth, Mary (1963), “The Development of infant-mother interaction among the Ganda” B. M. Foss (ed) Determinants of Infant Behavior. NY: Wiley, 67-104.

Ainsworth, Mary (1967), Infancy in Uganda. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Ainsworth, Mary & Wittig, B.A. (1969), “Attachment and the Exploratory Behaviour of One-Year-Olds in a Strange Situation.” B. M. Foss (ed), Determinants of Infant Behaviour (vol 4), London: Methuen, 113-136.

Ainsworth, Mary. D. S., & Bowlby, J. (1991), “An ethological approach to personality development.” American Psychologist, 46, 331-341.

Bowlby, John. (1958). “The nature of the child’s tie to his mother.” International Journal of Psychoanalysis, 39, 350-371.

Bowlby, John. (1969). Attachment and loss: Attachment. Vol. 1. New York: Basic Books (2.ed 1982).

Bretherton, Inge (2010), “Fathers in attachment theory and research: a review,”
Early Child Development and Care, 180:1-2, 9-23.

Brown, Geoffrey, Mangelsdorf S, Neff C (2012), “Father involvement, paternal sensitivity, and father-child attachment security in the first 3 years,” Journal of Family Psychology, 421-30.

Condon, John et al (2013), “A longitudinal study of father-to-infant attachment: antecedents and correlates”, Journal of Reproductive and Infant Psychology Volume 31, 15-30.

Fişek, Güler, “Türkiye’de İlgili Babalık ve Belirleyicileri” Anne Çocuk Eğitim Vakfı Araştırma Raporu, 2017, http://ilkisbabalik.acev.org/wp-content/uploads/2017/06/ilgilibabalikyoneticiozeti.08.06.17.web_.pdf

Grossman, K., Grossman K. E., Kindler, H., Zimmerman P. (2008). “A wider view of attachment and exploration: The Influence of Mothers and Fathers on the development of psychological security from infancy to young adulthood.” J. Cassidy & P.R. Shaver eds., Handbook of Attachment: Theory, Research and Clinical Applications (2nd ed, pp 857-879), NY: Guilford Press.

Kotelchuck, M (1972), The Nature of the Child’s Tie to His Father. Doktora Tezi, Harvard University, Cambridge, MA, ABD.

Kotelchuck, M (1976), “The Infant’s Relationship to the Father: Experimental Evidence.” Lamb, M.E., ed. The Role of the Father in Child Development. NY: Wiley, 329-344.

Lamb, M.E (1976), “Interactions between two-year-olds and their mothers and fathers.” Psychological Reports 38: 447-450.

Lamb, M.E (2002). “Infant-Father Attachments and their impact on child development.” Tamis LeMonda, CS; Cabrera, N. eds. Handbook of Father Involvement: Multidisciplinary Perspectives. NJ: Erlbaum: 93-117.

Main, M. & Hesse, E. (1990), “Parents’ Unresolved Traumatic Experiences are Related to Infant Disorganized Attachment Status.” M. T. Greenberg, Cicchetti & Cummings (Eds.), Attachment in the Preschool Years. Chicago: Univ. of Chicago Press, 161-182.

Main, M., Kaplan K., Cassidy J. (1985), “Security in Infancy, Childhood and Adulthood: A Move to the Level of Representation.” In Inge Breterthon and E. Waters (eds), Growing Points of Attachment Theory and Research (50), Serial No. 209 (1-2), 66-104. Chicago: Univ. of Chicago Press.

Nicholson, Barbara & Parker, Lysa (2013), Attached at the Heart. FL: HCI.

Noh NI, Yeom H-A, “Development of the Korean Paternal-Fetal Attachment Scale (K-PAFAS)”, Asian Nursing Research (2017), http://dx.doi.org/10.1016/j.anr.2017.05.001

Phares, V, Rojas et al, “Including Fathers in Clinical Interventions for Children and Adolescents.” Lamb, ME, ed. The Role of the Father in Child Development, 5th ed. NY: Wiley, 2010, 459-485.

Pleck, JH. “Paternal Involvement” Lamb, ME, ed. The Role of the Father in Child Development, 5th ed. NY: Wiley, 2010, 67-107.

Sagi A, Lamb ME, Gardner W. “Relations between strange situation behavior and stranger sociability among infants on Israeli kibbutzim.” Infant Behavior and Development 1986: 9, 271-282.

Sarkadi A, Kristiansson R, Oberklaid F, Bremberg S. “Father’s Involvement and Children’s Developmental Outcomes: A systematic review of longitudinal studies.” Acta Paediatrica. 2008: 97: 153-158.

Schaffer, H. R., & Emerson, P. E. (1964). “The development of social attachments in infancy.” Monographs of the Society for Research in Child Dev. 1-77.

Sears, William, S.M, Doğal Ebeveynlik (Önsöz: Devecigil, N., Çev. A. Birkan), Doğan Kitap: 2011

Sroufe, Alan et al, “Attachment and development: A prospective, longitudinal study from birth to adulthood.” Attachment & Human Development, Aralık 2005; 7(4): 349 – 367

Verrisimo M, Santos AJ et al, “Quality of attachment to father and mother and number of reciprocal friends.” Early Child Development and Care 2011: 181 (1), 27-38.

Verschueren K, Marcoen E. “Representation of Self and Socioemotional Competence in Kindergartners: Differential and Combined Effects of Attachment to Mother and Father.” Child Development 1999: 70, 183-201.

Görsel: Aslıhan Onaran


YAZAR Hakkında:
Aslıhan Tokgöz Onaran, “Uluslararası Doğal Ebeveynlik/Attachment Parenting API Türkiye Platformu” akredite Kurucu-Lideridir. Uzun yıllar ABD’de akademisyen ve sivil toplum lideri olarak görev almış, Brown ve Clark University gibi önde gelen kurumlarda öğretim görevlisi olarak, “Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları ve Kültürel Kuram” alanlarında dersler ve konferanslar vermiştir. Lisans eğitimini, Boğaziçi Universitesi’nde tamamlamıştır (Yabancı Dil Eğitimi, 1997). Doktora ve yükseklisans derecelerini tam burslu olarak Brown Universitesi’nde tamamlamış, ABD’de alanında en başarılı doktora tezi ödülüne (2010, Ralph Henry Gabriel Prize for Best Dissertation) aday gösterilmiştir. Multidisipliner Doktora Yeterlilik Alanları: Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, İletişim, Kültürel Kuram-Amerikan Etüdleri, Azınlık Edebiyatı. Onaran, yurtdışında 15 yıl akademisyenliğin ardından 2014 sonbaharında eşi ve çocukları ile beraber Türkiye’ye dönmüş ve akabinde, dünyanın en önde gelen ebeveyn destek STK’larından olan Attachment Parenting International’dan “API Lideri” uluslararası akreditasyonunu almıştır.
API Türkiye Platformu Lideri olarak her ay halka açık doğal ebeveynlik-aileiçi iletişim destek çemberleri sunmaktadır. Kurucusu olduğu ZenWorld International Farkındalık Akademisi bünyesinde, kurumsal-bireysel eğitimler ve expat-göçmen aile desteği sunmaktadır. Eğitimlerini Türkçe veya İngilizce olarak, yüz yüze ve online seçenekler ile tüm Türkiye’ye ve yurtdışına sunabilmektedir. Detaylı bilgi için: http://www.dronaran.com/hakkimda/ *BIO in English: http://www.dronaran.com/about-dr-onaran-english/

Minik Kız

“Anne babasını hiç üzmeyen, uysal ve mükemmel minik kızlar ve oğlanlara ithafen…”

Minik bir kız çocuğu varmış. Annesini mutlu etmek için herşeyi yaparmış. Annesinin ondan ne beklediğini bilir ona göre hareket edermiş. Hatta bu konuda o kadar çok iyiymiş ki annesinin sözcükleri kullanmasına hiç gerek yokmuş. Bakışlarla anlaşabiliyorlarmış. Küçük kız annesinin ne istediğini gözlerinden anlıyor ve anında yerine getiriyormuş. Konuştuğunda eğer söyledikleri annesinin hoşuna gitmiyorsa annesi ona bakar bakmaz bunu anlıyor ve anında susuyormuş. Ne zaman uyuması gerektiğini ne zaman uyanması gerektiğini, nereye gidip nereye gitmeyeceğini, kiminle konuşup kiminle konuşmayacağını, ne giyeceğini, ne yiyeceğini hep annesi belirliyormuş. Küçük kızın kendisini yormasına hiç gerek yokmuş çünkü annesi onun için her şeyi düşünüyor kızı için neyin doğru neyin yanlış olduğunu her zaman söylüyormuş. Küçük kızın canı bazen sıkılıyor, bazen arkadaşlarıyla oyun oynamak istiyor, bazen de sadece içinden geldiği gibi pencereden dışarı bakmak istiyormuş. Ama her şeyin bir yeri ve zamanı varmış öyle her canın istediğinde arkadaşa  gidilmez, boş boş camdan dışarı bakılmaz, her zaman oyun oynanmazmış. Hangi zamanın oyun zamanı olduğuna annesi karar veriyormuş. Öyle çocukların her canı istediğinde oyun oynaması mümkün değilmiş. Çocuklar canlarının istediğini canları istediği zaman yaparlarsa şımarırlar, ileride çok sorumsuz yetişkinler olurlarmış. Hayatın gerçeklerine şimdiden alışması gerekiyormuş. Bu yüzden oyun oynamak için o mükemmel anı beklemek gerekiyormuş. Bu an ise, bütün ödevlerin yapıldığı, evdeki işlerin bittiği, annenin yüzünün güldüğü, hiç kimsenin birbirine bağırmadığı o nadir mükemmel anmış. Ama hep bir aksilik çıkıyormuş çünkü minik kız büyük bir sabırla beklediği o oyun anlarına kavuştuğunda kendini bir türlü oyuna veremiyormuş. Aklı hep başka yerlerde oluyormuş içinde hiç tanımlayamadığı bir türlü geçmeyen bir sıkıntı varmış. Midesinin ortasına oturmuş simsiyah yuvarlak bir taş varmış sanki. Bu yüzden yüzü de pek gülmüyormuş. Bazen çok uzaklara dalıyor etraftakilerin ona seslendiğini duymuyormuş.  O’na seslendiğini duymadığı zaman annesi O’nu çok azarlıyormuş. Anneyi bilerek duymazdan gelmek çok saygısızca bir davranışmış. Üstelik çok da günahmış.  Küçük kız gerçekten annesine O’nu duymadığını söylese bile kimse O’na inanmıyormuş.

Minik kızın en çok huzur bulduğu yer bahçedeki mandalina ağaçlarının altıymış. Mandalina ağaçlarının altında taşlardan kendine ev yapar evin içine bir mutfak, bir salon bir de çocuk odası yaparmış. Bu oyunu oynarken kendini gerçekten o evin içinde hayal eder mutlu bir ailenin parçası olduğunu düşlermiş. Bu oyun zamanlarında da etraftaki gerçek dünya kaybolur yerine hayallerindeki dünya gerçeğe dönüşürmüş. Oyun bitip de güneş batmaya yaklaştığında korkuya kapılırmış. Ya annesi O’nu çağırdı ve duymadıysa, ya annesinin yapılmasını söylediği bir şeyi unuttuysa. Deli gibi çarpan kalbinin uğultu yüzünden artık hiç bir şey duyamaz olurmuş. Kendisine söylenen ve yapılmayan bir iş var mı diye düşünüp dururmuş. Bu düşünceler yüzünden başı çok ağrırmış. 

Ama öyle çocukların sürekli oram ağrıyor buram ağrıyor diye şikayet etmeleri çok yanlışmış. Bu şikayetler işten ya da okuldan  kaçmak için bir bahane olabilirmiş. Hem anneler ve babalar da çok yoruluyor her gün bir yerleri ağrıyormuş ama yine de çalışmaya devam ediyorlarmış. Anne babalar çok çok fedakarmış, çocuklarına bakmak için sabah güneş doğmadan uyanıp çalışmaya başlıyor her türlü fedakarlığa katlanıyormuş. Anne baba bu kadar çok fedakârlığa katlanıp çocukları beslemek onları okutmak için çırpınıp dururken çocukların hiçbir şeyden memnun olmamaları tam bir nankörlükmüş. Anne ve Babalar bu kadar uğraşıp didinmelerine rağmen çocuklarının memnun ve minnettar olmamalarına çok kızıyorlarmış.

Küçük kız da bu sorunun cevabını hep düşünürmüş. Annem Babam bizim için bu kadar çok çalışırken ben neden mutlu olamıyorum diye üzülürmüş. Anne Babasını çok sever O’nları mutlu etmek için ne isteseler yaparmış. Hele Babası O’nu; “Benim akıllı kızım” diye sevdiğinde mutluluktan havalara uçrmiş. Bu yüzden okulda dersleri anlamadığı zaman çok utanır, hiç kimseye anlamadığını söyleyemezmiş. Çünkü bu kadar basit bir konuyu anlayamamak sadece aptallara özgüymüş.

Hele matematik dersi tam bir kabusmuş. Tahtaya yazılan rakamları aklında tutmak çok zormuş. Öğretmen anlamayanlara öyle bir bağırıyormuş ki, minik kız hiç bir şey anlamadığı halde anlamış gibi yapıyormuş. Çarpım tablosunu ezberlemeyenlerin ellerine cetvelle vuruyormuş. Bu yüzden çarpım tablosunu ezberlemek için evde sürekli çalışıyor ama sürekli unutuyormuş. Rüyasında sürekli okulda Öğretmeninin önünde çarpım tablosunu söyleyemediğini ve bütün sınıfın ona güldüğünü görürmüş. Bu rüyaları gördüğü gecelerin sabahında başı her zamankinden daha çok ağrır ve okula gitmek istemezmiş. Ama okul çok önemliymiş. Anne Babası öyle eğitim imkanlarına sahip olamamış, Anne Babasının hayal bile edemeyeceği eğitim imkanlarına sahipken kendisinin okula gitmek istememesi tam bir şımarıklıkmış. Kendisi okumalıymış çünkü eğitim olmadan iyi bir geleceğe sahip olması imkansızmış. Bu yüzden başı da ağrısa okula gitmek zorundaymış. Minik kız, başı ağrısa da okula gider, güçlüklü de olsa çarpım tablosunu okulda ezberinden okumaya çalışırmış. Fakat 7 rakamına gelince dili tutulur her şeyi unuturmuş. Yedi kere bir yedi, yedi kere iki ondört, yedi kere üç…. işte yedi kere üçten sonrasını hatırlayamaz, hatırlayamadıkça yüzü utançtan alev alıp yanmaya başlarmış.  İşte o zaman, öğretmen yavaşça gelir, sigara kokan ellerini küçük kızın kulağına yaklaştırır ve kulak memesini yukarı çekermiş. Çalışmadığı için ezberleyemediğini bunun küçük kızın hatası olduğunu söylermiş. Küçük kız bütün akşam boyunca çalıştığını ama yine de ezberleyemediğini anlatamazmış. Çünkü o anda bütün yüzü alev alev yanar, kalbi deli gibi çarparmış. Öğretmeni kulağını bırakınca yerine oturur, gözyaşları yanaklarından süzülürmüş.

Dersleri çok iyi olmasa da o kadar uslu bir kız olduğu için veli toplantılarına giden babasına öğretmenler hep çok iyi şeyler söylermiş. Kızının çok uslu, terbiyeli bir kız olduğunu, hiç şımarmadığını, sınıfta hiç konuşmadığını, bahçede bile koşmadığını diğer şımarık kızlarla hiç oynamadığını anlatırlarmış. Minik kız, babasının kendisiyle gurur duymasına çok sevinirmiş. Babası O’na; aferin kızım beni hiç utandırma olur mu? Dermiş. Bu yüzden minik kız babasını utandırmamak için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışırmış. Anne ve Babasının söylediği her şeyi harfiyen yerine getirir, oynama dedikleri komşu kızlarıyla oynamaz, giyme dedikleri kıyafetleri giymez, gitme dedikleri yerlere gitmezmiş. Komşu teyzeler bu minik kızın bu kadar olgun ve mükemmel olmasını hep övermiş, “bizim çocuklar çok yaramaz senin kızın çok uslu maşallah” derlermiş.

Günler günleri kovalamış, minik kız büyümüş. Güçlükle de olsa üniversiteyi kazanmış, okula başlamış. Okulun ilk günü bütün öğrencilerin toplandığı amfide boş bir sıraya oturup hocanın gelmesini beklemiş. Beklerken yanına genç bir çocuk oturmuş, çocuk uzun boylu çok yakışıklı bir çocukmuş. Sohbet etmeye başlamışlar, kız bu çocuktan hoşlanmaya başlamış. Çocuğa baktıkça yüzü kızarıyor utanıyormuş. Ders bitince çocuk kıza dışarıda bir cafede kahve içmeyi teklif etmiş. Ama bunu duyunca şimdi büyük olan minik kız çok korkmuş, kalbi deli gibi atmaya başlamış. Aklına annesinin ve babasının söyledikleri gelmiş. Bütün erkeklerin tek amacının kadınları kullanmak olduğunu, erkeklerle gezip tozarsa tecavüze uğrayacağını hatırlamış. Çocuğa hayır deyip hızlı adımlarla O’ndan uzaklaşmış. Çocuk arkasına bakakalmış. Şimdi büyük olan minik kız, her gün uzaktan çocuğa bakıyormuş, ama çocuk O’nu çoktan unutmuş bile. Yeni arkadaşlarıyla sohbet edip gülüyor, kızın farkına bile varmıyormuş. Günler böyle akıp giderken, yurttaki odasında pencereden dışarı bakıp düşncelere daldığı bir gün, minik kız, hoşlandığı çocuktan daha fazla kaçmak istemediğini ve onunla konuşmak istediğini anlamış. Bütün cesaretini toplayarak ertesi gün oğlanın karşısına çıkacak ve eğer isterse O’nunla bir kahve içebileceklerini söyleyecekmiş. Bu kararının heyeceanıyla içi içine sığamaz olmuş, bütün gece heyecandan uyuyamamış. Ertesi gün büyük bir neşeyle uyanmış. Her zaman arkadan at kuyruğu yaptığı saçlarını bu sabah serbest bırakmaya karar vermiş. Uzun koyu kestane saçları omuzlarına dökülmüş. Okula vardığında gözleri oğlanı aramış ama görememiş. Amfiye girip boş bir sıraya oturup O’nu beklemeye başlamış. Kızın kalbi deli gibi çarpıyormuş, çocuğa ne söyleyeceğini kafasının içinde milyonlarca kez döndürüp tekrarlamış ama yine de çocukla konuşurken ne söyleyeceğini untmaktan ödü kopuyormuş. Tıpkı küçükken çarpım tablosundaki yedileri nasıl ezberleyemediyse şimdi de çocuğa söyleyeceklerini sürekli unutuyormuş. Çocuk amfinin kapısından belirince şimdi büyük olan minik kızın kalbi deli gibi çarpmaya başlamış, çocuk daha kapıda olduğu halde minik kızın yüzü alev alev yanmaya başlamış. Sonra bir şey olmuş. Kızın kalbi birden çarpmayı bırakmış, yüzü donmuş. Etraftaki tüm sesler kesilmiş. Çocuk amfiye yalnız girmemiş, yanında el ele tutuştuğu çok güzel bir kız varmış. Kızın sapsarı uzun saçlarına, dudağındaki ruja, kuaförde alınmış kaşlarına takılmış bizim minik kızın gözleri. Sonra etraftaki her şey donmuş. Hiç ses duyulmaz olmuş. Hoca ders anlatmaya başlamış ama kızın kulakları sanki sağır olmuş, hocanın söylediği hiçbir şeyi duyamamış. Titreyen elleriyle kitaplarını toplamış, sınıftan çıkmak istiyor ama ayaklarını hareket ettiremiyormuş. Güçlükle ayağa kalkmış, amfiden dışarı çıkmış. Etraf çok sessizmiş, hiç hareket, ses yokmuş. Binanın dışına çıktığında yağmurun kokusunu duymuş, yağmur O’na mandalina ağaçlarını hatırlatmış. Sonra minik kız deli gibi koşmaya başlamış, yanakları sırılsıklam deli gibi koşmuş koşmuş koşmuş, kulaklarında sadece rüzgarın uğultusu varmış….

 

Songül Reyhanioğlu Darı

https://www.instagram.com/av.songul/

1978 yılında Antakya’da doğdu. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra bir süre serbest avukatlık yaptı. İlk oğlunun doğumundan iki yıl sonra işine ara verip oğlunu büyütmeye karar verdi. İkinci oğlunun doğumuyla birlikte kendini tam zamanlı annelik yapmaya, ebeveynlik kavramı üzere düşünmeye, araştırmaya, okumaya adadı. Okumayı, düşünmeyi, araştırmayı, soru sormayı, fotoğraf çekmeyi, sever. Doğada huzur bulur. Attachment Parenting Savunucusudur.